Cotswold Köyleri 1- Bibury, Northleach

Cotswold İngiltere’nin orta kısmında yer alan bir tarihi köyler bölgesi. Masal mı masal sokaklar, bilmem kaç yıllık taş evler, yaşlı ve sevimli köy ahalisi, şirin ve çiçekli pencereler, küçük ırmaklar, o ırmaklara kurulmuş taş köprüler hepsi gerçeklik hissini kaybettiren masal sahnesi gibi yerler.

Aslında İngiltere’nin genelinde bu tip evler, köyler çok yaygın ancak Cotswold’un ünlenmesinin en büyük sebebi evlerin eskiliği, neredeyse 700, bazı yerlerde 800, 1000 yıllık yerleşim yeri olması. Evlerin yapımında kullanılan taş tarih öncesi çağlardan kalma bal rengi bir bol minarelli, fosilli bir kaya türü. Bu bal rengi taş güneşte iyice altın rengine çaldığından altın renkli Cotswold evleri diyorlar. Kimi köyde daha açık kimisinde daha koyu tonları var ama hep bir bütünlük içinde aynı malzemeyle inşa edilmiş çok doğal ve fıtri duruyorlar. Yeni kısımlar da eklenmiş zamanla ama eskiyle ahengini koruyacak şekilde tasarlanmış.

Northleach

DSC_0763
Northleach
DSC_0765
Northleach
DSC_0761
Northleach
DSC_0768
Northleach

Bibury

DSC_0772 DSC_0796 DSC_0797-1

DSC_0974
Bal rengi ya da altın sarısı dedikleri Cotswold taşıyla yapılan evler

DSC_0806 DSC_0819 DSC_0899-1DSC_0807DSC_0794DSC_0955DSC_0959DSC_0967DSC_0962dsc_0970DSC_0964DSC_0998DSC_0812-1DSC_0827-1

Bu ünlü ve sevimli sokağın adı: Arlington Row. Bu sokakta kırkbeş saat geçirip yeterince fotoğraf çektiğinize ikna olursanız sokağın sonundaki hafif yokuşlu yoldan tepeye yürüyebilir, sonra kafanıza göre Bibury köyünün diğer taraflarını gezebilirsiniz. Biz karmaşık yollardan saparak ve hep sağa dönerek büyük bir çember yaparak gezdik köyü. Diğer kısımları da bu sokak kadar sevimli. Zaten küçük bir yer, üç adımda başladığınız yere dönüyorsunuz. Biz buraya vardığımızda henüz sabah saatleriydi ve acıkmamıştık, o yüzden nerde ne yenir tavsiyesi veremeyeceğim, ama çok sevimli bir tea room var. Bir de Swan Hotel var oranın kafesinde eminim nefis şeyler bulabilirsiniz. dsc_0001

dsc_0010
Netleseymiş iyiymiş…

dsc_0011dsc_0006dsc_0024dsc_0025-1dsc_0776dsc_0782dsc_0053dsc_0776dsc_0023

DSC_095299f0223e-e5f1-4250-bfb1-c5cc06a3f194DSC_0982DSC_0984DSC_0985Biz Oxford üzerinden gittik, lakin şunu söylemeliyim ki bu aralar Oxford üzerinden gitmek epey meşakkatli. Arabanız varsa dilediğiniz gibi bir rota çizebilirsiniz elbette, sıkıntı yok. Ancak otobüs ya da trenle gidecekseniz bilmelisiniz ki Oxford’dan Bibury’e doğrudan giden bir taşıt yok. Bu yüzden biz ilkin Oxford’dan bir otobüsle -853 ya da 855- ile Northleach’e gittik, ordan da Cirencester’a giden başka bir otobüsle Bibury’e ulaştık. Şu sitede çok faydalı bir harita var, ordan siz de bakabilirsiniz. Hatta buraya da koyayım. Aynı sitede otobüs saatlerini de görebilirsiniz.Maps for online ttables.indd

Otobüsle gitmek ilk önce bize dezavantajlı görünmüştü, istediğimiz gibi rota çizemeyeceğimizi düşündük ama sonradan anladık ki otobüsle gitmeseydik başka güzel yerleri göremeyecekmişiz, öyle köylerden geçtik ki masal gibiydi her biri, iyi ki otobüsle gelmişiz dedik. Bibury’den sonra Fairford’a gitmek zorundaydık çünkü kalacağımız yer oralardaydı, ama yine doğrudan gidiş yok önce Cirencester’a sonra Fairford’a geçtik. Halbuki Bibury ile Fairford arası kısacık, ama arada ulaşım olmayınca taa Cirencester’a gidip ordan yeniden otobüse binmeniz gerekiyor. Bir de şunu unutmayın,  otobüs bir gün içinde bir köyden en fazla üç kere geçiyor ve bir kere kaçırırsanız epey beklemek zorunda kalabilirsiniz, hatta bir kaçırdınız mı kalabilsiniz de olduğunuz yerde, über de yok :) Bu aynı zamanda şu demek, eğer otobüsle buraları gezecekseniz bir gün içinde ikiden fazla farklı köy görmeyi beklemeyin çünkü otobüs saati yüzünden ancak sabahtan bir yer ve öğleden sonra başka bir yer görebilirsiniz. Tabi bu dediklerim otobüsle gezecekler için dediğim gibi.

Gitmeden hava durumunu kontrol etmeyi, fotoğraf makinenizi içi boşaltılmış halde ve hatta eksta bir harddiskle getirmeyi unutmayın. Bibury’den bildireceklerim bu kadar. Bir sonraki postta kaldığımız yer olan Fairford’u ve antika dükkanlarıyla ve nefis kahvaltısıyla aklımızdan çıkmayan Lechlade’i paylaşacağım. İyi gezmeler!

 

DSC_0994
Tuvaleti bile mi çiçekli olur?

dsc_0992

 

dsc_0986

 

Toprağın Tuzu – Sebastiao Salgado

salgado_girlwithapples72

Fotoğraftan çok anladığımı düşünmüyorum. Bu yüzden hep etrafımdaki anlayanlara sorarım sen ne gördün, sence ne anlatıyor, nedir bu fotoğrafı bu kadar etkileyici yapan… İlmini bilmiyorum ama güzelden anlıyorum sanırım :) Güzel olan herşey içimde bir bandonun çalmasına sebep oluyor çünkü…

Bir an’ı dondurabilen fotoğraf, uzun bir filmden ya da bol duygulu bir kitaptan, ya da çok konuşan bir insandan daha çok şey anlatıyor, aktarıyor bazen. Baktığınızda, çekildiği o an’da her ne olduysa tüm hikayesiyle capcanlı durabiliyor karşınızda. Sadece bakarak hikayesini duyabileceğiniz fotoğraflar çekenlere hep derin bir saygı duyuyorum. Biriyle karşılaştım bir zaman önce. Çektiği her kare ayrı bir hikaye anlatıyordu, etkileniyordum. Baktıkça hikayenin daha önce fark etmediğim kısımlarını duymaya başlıyordum. Bir süre sonra bu bakma işi bildiğin gözünü alamamaya dönüştü. Tanıştırayım;

Sebastiao Salgado Brezilyalı bir fotoğrafçı, ama o kadar gezmiş ve çok insan, çok hayat görmüş ki siz onu dünyalı sayın. Ona fotoğrafçı diyoruz ama bence gerçek bir ‘storyteller’ -hikaye anlatıcısı- kendisi. Bir insanı yetenekli yapan her ne ise, o şey o hikayenin o şekilde ortaya çıkmasını sağlıyor çünkü.

Bu fotoğrafları çektiği anları çok merak ediyorum, bu anları çıplak gözle görmeyi… En çok da bu kadar güzel çocuğun fotoğrafını çekme şansına imrendim. ‘Çocuklar’ diye bir sergisi var, dünyanın her yerinden, dünyanın her halinden çocuk. ‘Genesis’ adında başka bir çalışması var, çarpıcı doğa fotoğraflarının ağırlıklı olduğu. ‘Workers’ benim en ilgimi çekenlerden biri oldu, beden işçiliğinin o zor koşulları bilmem bu kadar mı iyi fotoğraflanır.

Salgado’nun bir de filmi var, oğluyla birlikte çıktıkları yolculuğa bir başka belgeselciyi de davet etmelerini konu alan, ve aslında tüm bu birikimin iç yüzünü aktaran, ‘The Salt of The Earth’ (Toprağın Tuzu). İşte burada gerçekmiş gibi tanışabilirsiniz Salgado’yla, çünkü bire bir deneyimlerini, çektiği anların hikayelerini, tanıştığı toplulukların yaşam tarzlarını kendisi anlatıyor. Sanırım bazı yerleri birkaç kez dönüp dönüp izledim.

Şimdi az susayım, fotoğraflar konuşsun…5318e1fb864b24f7b5e04903b5edc2b0c35551f04b9480c6e00697bb30c15c7c (1)7fbf063766edd43344067a207a96c1fc243018866a83a2631465260c228fb040

Ethiopia
Ethiopia

salgado_mentawai08_72

g2_1

c559344afc4b3b3f2c188e0bbf5fa025

salgado_backs_722f809c56ce207e7def2c183eb684d8c4

5c6970c895669b8398d16f090f5a5c7bad0d885ec87dc7f5fefa1ec5908e73ce3142a567aaa1a5ed6c58d5d4764664c6007c487facdd692e2686d4031dd70dd690de192ada6c985d6c0c48a097aca83625d3b3de13d13448e20a206f4f69c5ef42e30b263e3bd42064696373af30c96a41f1b4e6d5326c6f972feea3e7cdfdfec2349f64d3e9dc900c4cd37ec8fbb5678002a69e7dc3ac0d1813802405c5190e489754fd14722593c4050d5eb530cd3e7989b5e53ad8e98a898847330689d556591b263caef4ccc3143b116a3ae100564ad9183adeb4cbf68c1cc8b3cc9a7410d8b770b24b3c773f89493cc5b0f8673dd52d7fa758133b28ab4157b5d2dd83340bf5ed3ea2889cb37c43448323914ac174beafcbb9f4277ec4aa32daaa3df542d79cd038b3fa8d430094e4082a092dac3106a728f0c711f937e9ace74682439418233f38509605d51e4b7ac916ae7f81e86cd1128210dda6b3a6d9c0f30f57e8ff237fbd2b67d2abccbaccc83a343cdf37b7951d8b1bc4de26db39d9ff294d62 Sebastiao Salgado’nun kendisi, eşi tarafından çekilmiş…

Sanatçının daha fazla fotoğrafını görmek için Pinterest’de oluşturduğum albüme bakabilirsiniz : https://tr.pinterest.com/duvardakiatlas/sebastiao-salgado/

Tüm fotoğraflar Sebastiao Salgado’ya aittir, Pinterest’ten alınmıştır./ All photos are credited to Sebastiao Salgado, uploaded via Pinterest.

TedTalks Favorileri

Düzenli olarak TedTalks dinliyorum, yıllardır da bu blogdan beğendiklerimi paylaşıyorum. Bu sefer birden çok ilham aldıklarımı paylaşayım istedim. Ama aslında o kadar çoktu ki birazını şimdi, birazını sonra paylaşıcam sanırım. Bir tanesi hariç hepsi Türkiye’den.

Öncelikle Black History (ırkçılık karşıtı, Siyahilerin yaşadıklarını anlatan tarih akımı) ile ilgilenenler için geçen ay Black History Month olması sebebiyle bir çalma listesi oluşturmuşlardı. Böylelikle bu konuyla ilgili tüm konuşmaları tek bir çalma listesinden izleyebiliyorsunuz, ben bazılarını önceden izlemiştim o yüzden atlayarak gittim ama mümkünse hepsini izlemenizi tavsiye , çok ufuk açıcı, dilerseniz alt yazı seçeneğiyle Türkçe alt yazılı izleyebilirsiniz, linki şöyle:

Sonra Türkiye’de düzenlenen son Ted konuşmalarını dinledim ve birçoğuna hakkaten bayıldım. Eskiden Türkiye’den birkaç konuşmacıyı dinleyip enerjilerinin düşüklüğü karşısında hayal kırıklığına uğramıştım ama son izlediklerim adeta coşturdu. Feyza Altun Meriç’in konuşmasını izleyeyim bi diye açtım, onu dinledikten sonra otomatik olarak Youtube’da arka arkaya çıkanlar beni mest etti, Hazırsanız başlayalım!

  • Tanıştıralım, “Beyniniz”2016 | Kerem Dündar

Beyinle ilgili konuları seviyorum, biliyorsunuz Sinan Canan’dan bahsetmiştim size. Şimdi de Kerem Dündar’la tanışmış olduk. Üslup, bilgiyi aktarım harika! Böyle bilim insanlarına ne çok ihtiyaç var, lütfen izleyin:

  • Elini Kaldır! | Karsu Dönmez | TEDxIstanbul

Karsu’ya bayıldım! Bu nasıl güzel bir cesaret, ışıl ışıl bir yetenek, ve dünyayı değiştirme hayali taşıyan müzisyenler, ne çok özlediğimiz insanlar! Karsu, bir gün karşılaşırsak sımsıkı sarılıcam sana, devam et sakın pes etme diyeceğim, öyle ağlattın ki beni… Elimi kaldırıyorum!

  • Bazı Kelimeler Gerçekten Çok Güzel | Onur Ertuğrul | TEDxIstanbul 

Lügat365’in hikayesini bilmiyordum, Instagram’dan görüyordum, ama videonun ismini görünce aa ben bunları tanıyorum dedim. Bu projeyi sahiplerinden dinleyince çok daha içselleştirdim açıkçası, daha bir sahiplendim. Onur bey ve eşi Banu hanım gerçekten tebrik edilesi fevkalade bir işi başardılar, kıymetli kelimelerin tozlarını aldılar, bir çantanın, bir posterin, bir fincanın üzerine yapıştırdılar, önümüze koydular, şu an o kelimelerin büyüsünden uzak kalmış genç nesile aktardılar. Sadece bu kadar mı? Uzun zamandır görüşmediğimiz akrabalarımız gibi bazı kelimelerin yeniden hayatımıza girip onları aslında ne çok sevdiğimizi, hayatlarımıza ne güzel bir anlam kattıklarını anlamamıza muvaffak oldular. Evet bazı kelimeler gerçekten çok güzel. Ve şu fani dünyada bazı insanlara müteşekkiriz. Ve evet, bilakis benim de en sevdiğim kelimelerden biri, hatta ilk blogumun adıydı..

  • Sahibinden Satılık | 2016 Feray Karapınar  | TEDxReset

İşte 2016’nın en iyilerinden biri. Daha çok oluşturulması gererken farkındalık, hiçbir çıkarı olmadan , sırf dünya daha iyi bir yer olsun diye aktif bir meydan okuma. Yerimde duramadığım, bir parçası olmak için can attığım aktivistlik işler. Lütfen izleyin, ama sonra lütfen paylaşın, paylaşın ki artsın farkındalık, elimizden hiçbir şey gelmese – ki kesin daha çok şey gelir- en azından çorbada tuz niyetine farkındalık için paylaşmış olalım…

Barış Özcan’ı da ayrıca yazacağım.

Son zamanlar…

Ömrü boyunca idealist olarak yaşamış babamın, herkesin gördüğünden daha fazlasını, daha çok açıdan görüp zaman zaman, içine düştüğünü kendim içine düşmüşcesine bildiğim o bunalımlı hali geliyor gözümün önüne. Belki de kendim de düştüm o bitmez, sonu gelmez memleket derdine. Genetik mi ne? Normal zamanlarda aktif, eğlenceli, üretken, hep birşeyleri merak eden ve hep yeni şeyler öğrenmek isteyen o koca adam çöküverirdi memleket derdi normalden az büyüyünce. Yarı hayatı bu derde dertlenmek diğer yarısı da o derde derman aramakla geçti. Ben onun kadar olamam ama çok kötü hissediyorum yeminle.

Son olanların akabinde hiçbir şey yapmayan sadece haber okuyan beni zorla dışarıya çıkarıyor kocam. Elimden tutup gezdiriyor, dondurma filan alıyor neşeleniyim diye, Camden’a gidiyoruz, görmediğimiz yerlerini görelim diyoruz ama hep bi ittire ittire yaşama durumu. Hiçbir şeyden tat alamıyorum böyle sanki ailede birinin başına bir iş gelmiş gibi, boş gözlerle geziyor gözlerim vitrinleri ve ayaklarım oyun bozanlık etmemek için eşlik ediyor bedenime.

Herşeyi tartmaya, herkesi anlamaya ve haksızlık yapmaktan uzak durmaya çalışıyorsun. E bu açılardan bakınca ister istemez yetersiz kalıyorsun bağıran, çığıran, parçalayan, bölen, taş üstünde taş koymayanların yanında. Çünkü aklı selim kalmaya çalışmak aşağılanan bir hal şu sıralar. O bağırmadan konuşamayanlarla,  hemfikir olduğun konular bile konuşulmuyor zaten, öyle vahşiler ki sataşacak kimse kalmasa birbirlerini yerler. O tarz insanlara tahammülüm yok, hele sosyal medyada. Konuşacağım insanın da bir seviyesi olmalı diyorsun. Hangi fikirden olursa olsun kimseyle bir süre konuşmamak istiyorum… Çünkü topluyorsun çıkarıyorsun, kavga etmeyi sevmeyen biriysen elde kalan sessizlik oluyor. Sükutun erdemini bilmeyene o da kötü tabi ama kimisinin anlayamayacağını da kabul etmiştik. O halde herkes için gelsin:

Sessizlik!

Enjoy the Silence

Words like violence
Break the silence
Come crashing in
Into my little world
Painful to me
Pierce rightthrough me
Can’t you understand
Oh my little girl

All I ever wanted
All I ever needed
Is here in my arms
Words are very unnecessary
They can only do harm

Ah dünya, hasta ettin beni…

DSC_0041Dün gece epey geç bir vakitte uyuyamadan az önce karanlığın içinden ve aynı zamanda dünyanın başka bir yerinden bir kadın çığlığı duyuldu içimde. O anda dünyanın başka bir yerinde bir kötülüğe uğruyordu bir kadın, ve çığlığı benim kalbimde yankılanıyordu… Sonra bir bomba patladı birkaç çocuk yaralandı başka bir yerde, vücutlarına değen acı yakıyordu tenimi, sesim kayboldu patlama sesinin içinde… Sonra başka yerde -Guatemala belki- bir adam belki hapisanede işkence görüyordu, acıdan bir ayılıyor bir bayılıyordu.. Yine o ilk aklıma düşen kadına gidiyordu aklım. Dilime dolanıyordu dualar, telaş ve hüzünden ne dileyeceğimi bilemeden sadece Allahım onu koru, onları koru, içinde bulunduğu durumdan kurtar diyordum habire…

Bu bir sürü yerden kulaklarıma dolan çığlıklar dar etti yatağımı..

Dün gece dünyanın bütün acıları yürüdü kalbime. Hıçkırıklarla uyuyakaldım.

Bu sabah çalışırken müzik açtım, sevdiğim bir albümden neşeli şarkılar dinlerken sıra aynı albümde içimi çok acıtan bir şarkıya geldi. Koca koca anlamları vardı o şarkının bende, oturdum ağladım yine… Tatlı tatlı, ağlamayı severek, ağladığına sevinerek ama derdine üzülerek, sarsılarak ağladım…

Birkaç saat sonra yeni bir marka için isim arayışındayız, kelimeler, çağrışımlar havada uçuşuyor, daha önce hiç düşünmediğimiz yönlerinden bakıyoruz kelimelere, bağlantılar kuruyoruz filan. Birden aklıma ‘kürek’ sözcüğü geliyor. Patlatıyorum kahkahayı. Unutmuşum, böyle mi gülüyordum ben? Ama nasıl komik bir sözcük bu ya, kürek, kim koymuş bunu diye diye alçalıyor tonu kahkahalarımın. Uzun, ama hakikaten uzun, bir süre sonra tebessümünden ötesini görüyorum gülüşümün.

Böyle hem yoğun duygular, hem de alabildiğine değişken. Manik depresif miyim neyim, bu nasıl ruh hali?

Ah dünya, hasta ettin beni…

20150605_194116

Yoğurt mayası gibi bir şey bu umut…

Yoğurt mayası gibi bir şey bu umut. Bitince özünü bulayım da çoğaltayım diye aranıyorsun, komşu momşu bi fincan bulsan yeter, bulunca onunla yeni yaptığın yoğurttan mayalık ayırır gibi umut özünü ayırıyorsun. Her kullanışta bir tutam yenilerini mayalamak için bunu yapıyorsun, taa ki rutini bozan birşeyler olup, elindeki öz bitinceye dek. Bu sefer yine başkalarından umudun o öz mayasını alıyorsun, bazen onlar gelip kucağına bırakıyorlar, bazen mecbur yollara düşüyorsun bir fincancık umut toplamak için…DSC_0019

DSC_0036

Az biraz olsa dert değil çoğaltacaksın onu lakin işte o bir fincan miktarı gerekli mayalamak için…DSC_0840DSC_0185

Bazı yerlerde yoğurdun mayası hiç bitmez, köylerde mesela, hep vardır birinde maya… Bazı yerlerde hiç başlamaz, koca apartmanlarla dolu gökyüzünü göremediğin bir şehirde kimsede maya yok sanırsın. Ama vardır, umudun pis huyu da bu, hep var! DSC_0028DSC_0004

Bir buldun mu umudu, çoğaltmalı, elden ele, evden eve, gönülden gönüle… DSC_0154DSC_0102DSC_0719

Bende var bu sabah biraz, size de verim dedim. ^_^

Not: Böyle sevgi kelebeği gibi bir yazı mı oldu emin değilim, sevmiyorum öyle yazıları, sevgi gerçekten kopunca soyutlaşıyor sanki. Ama bu sabah Neslihan‘la konuşurken aklıma düştü bu maya işi. Bu sefer de tutturduk dersiniz?