‘Güzel insanlar tanıdım bu dünyada…’ ve Haftanın Keşfi: Ludovico Einaudi


DSC_0291

Güzel insanlar tanıdım bu dünyada. Anlarlardı, telleri
kırık şemsiyelerin dilinden. Dalıp giden gözlerin nereye bakmadığını anlarlardı.

Güzel dostlarım oldu. Umutsuzluğumu ikiye bölüp, büyük
olanını kendileri alırlardı.
Güzel mektuplar aldım. Yüz defa okunur mu bir mektup?…
İşte ben yüz defa okunan mektuplardan aldım.

Güzel yollardan geçtim. Dönüp bir kez ardıma baksam,
ikinin hatırı kalırdı. Sonra üçün, sonra dördün…

Güzel akşamlar yaşadım. Hiç bitsinler istemezdim.
Güzel rüyalar gördüm. Kimi uykusuz gecelerimde,
tozlarını siler, onları tekrar görürdüm.

Güzel sabahlara uyandım. Horoz sesleri ve yeni
demlenmiş çay kokusu, rüyalarımdan arta kalan
resimleri süpürür, gözlerimin kapaklarını yavaşça
açardım.

Güzel nehirlere rastladım. Ağaçlara çarpmamak için
durmadan kıvrılırlardı.

Güzel şarkılar dinledim.

Güzel denizler gördüm.

Güzel yağmurlarla ıslandım.

Güzel sular içtim.

Güzel şiirler okudum.

Güzel kuşlar uçtu göğümden.


Yaşayıp giderken ardıma baktım da demin, güzel şeymiş
dedim şu yaşamak…

Burhan Eren

Yıldızlı Atlas kitabıyla ilgili hislerimi şurada yazmıştım, o kitaptan alındı bu şiir, arada okuyayım, unutmayayım diye. 

Bu da geçen haftanın keşfi, bugünün şarkısı olsun:

Güzel sabahlar ve baharlar!

Bu yazıyı rüzgar yazdırdı

Eskiden bu kadar farkında değildim yaşamın. Havanın nasıl olduğunu, güneşin nasıl neşelendirdiğini, rüzgarın nasıl okşadığını, yağmurun- yağmuru saymayacağım çünki hep fark etmişimdir onu-, ağaçların hışırtısına anlamlar yüklemeyi, bulutları bir şeylere benzetmeyi unutarak yıllarım geçti. Halbuki ne çok severdim çocukken, çok ilginç birşey görmüşcesine saatlerce rüzgarın savurduğu ağaçların yapraklarına bakmayı.. Sabahın serinliğini hep sevdim, ama iliklerime kadar hissetmeyi unutmuşum. Gökyüzünü hep çok etkileyici buldum, ama bu derece manzaralar açmamıştı bana öncesinde. Yeryüzünü doğal endamıyla süsleyen yeşilin kaç milyon tonu olduğunu fark edememiştim ya da etmiş unutmuştum. Gün ışığının bir nesneyi farklı zamanlarda kaç renge boyadığını bilememiştim… Aslında biliyordum hissediyordum, çocukluğumun manzaraları gelince gözümün önüne hatırlıyorum, ama sanki yıllar geçtikçe gereksiz detaylar kaplamış arayı, unutturmuş gerçek büyülü güzellikleri bana.

Şimdi nasıl oldu da tekrar pek bir anlam kazandı benim için bunlar bilemiyorum. Tekrar yaşadığımı hissetmeye başladım sanki. Nasıl oldu bilmiyorum, hep o farkındalık noktasını kaçırırım zaten, ne oldu da ben bu değişimi fark ettim derim de bir türlü o değişimin gerçekleştiği zamanı hatırlayamam. Ama iyi oldu sonuç olarak, bir şeyler değişti, gözlerim daha önce göremediklerimi fark eder oldu. Bir lütufla onurlandırılmış gibi hissettim kendimi. Ama kendime özel görmüyorum bunu, bu insanoğluna verilmiş bir lütuf. Fakat yaşamın karmaşasında deli gibi koştururken bu kocaman lütfu göremez oluyor gözler. Oysa bir baksan nasıl iyi gelecek baş ağrına gökyüzü. Bulutların pofidikliği götürecek seni çocukluğuna. Rüzgar sinirden gerilmiş kaslarını gevşetiverecek. Yaşamın bu kusursuz döngüsü iyileştirecek seni. Nasıl tatlı bir sonbahar geliyor hissedeceksin. Ah şu karmaşa, bir bıraksa yakanı!

Bazı sabahlar yorgun ve bitkin uyanırım. Etrafta bana enerji verecek bir şeyler bakınırım. Ve bazen camı açıp altında uzanmak gelir aklıma. Yaz ya da kış, dışarıdan gelen hevesli rüzgarın bedenimdeki gerginlikleri dinlendirmesine, yorgunluğumu bitkinliğimi alıp götürmesine, enerjimi nötrlemesine izin veririm. Her nasılsa bu kısa süreç çok işe yarar. Harika olmam belki ama en azından olumsuzluklardan kurtulmuş hissederim kendimi.

Rüzgarla; görünmez, yavaş tempolu bir dans etmek nasıl iyi gelir insana. Pek çoğunun aldırmadan yanından geçip gittiği ağacın yanında durup sohbet etmek, yapraklarıyla tanışmak, sıkı arkadaş olmak nasıl iyi gelir. Kusursuz olmayan bir sahilde, hızlı dalgalarla yakalamaca oynamak nasıl eğlendirir insanı. Taşlı bir yolda gözlerini yerden ayırmadan, gözlerinle en güzel taşı seçmeye çalışmak, sonra ellerinle uzanıp enteresan yüzeyine dokunmak nasıl iyi gelir. Gün batımlarında güneşi gören pencereye koşmak, delice bir manzara yakalama arzusu, hele bir de fotoğraflamak nasıl özel hissettirir. O gün batımını bir sen görüyormuşsun gibi özel bir his verir…

Bugün bu yazıyı yazdıktan kısa süre sonra bu aralar okuduğum kitapta bir pasajla karşılaştım, tam zamanında okudum bu kısmı diye düşündüm.

‘Yaratıcı, bizimle birbirimiz aracılığıyla, kurumsal dinler, bilge kişiler, büyük kitaplar, müzik ve sanat aracılığıyla konuşur, ama hiç bir yerde yaratımı olan doğada olduğu kadar incelikli ve güçlü ayrıntılarla, zarafetle ve sevinçle konuşmaz’


Korkacak bir şey varsa hayatta bu hissin benden alınmasından korkarım, ama bilirim, bana bunu bahşeden, beni bundan mahrum bırakmaz, çünkü çok sever beni. O’na giden yolları keşfetmeyi sevdiğimi bilir, ve tüm yollar her daim açıktır O’na giden.

Not: Bu yazı sabah vakti güneş yavaş yavaş yeryüzünü ısıtırken yazılmıştır. Bu yüzden okurken satır aralarından kuş sesleri ve rüzgarın fısıltısı duyulabilir.

Çiçek ve Kadın

Dünya çiçek olsun! :P

Kadın ve çiçek arasındaki ilişkiyi deneyimliyorum şu sıralar. Çiçek neden daha çok hanımlara alınır? Bir hanım için neleri değiştirir bir buket ya da saksı çiçek? Çiçeğin nedir anlamı bir hanım için? anlıyorum yavaştan.. Öyle hızlı değil, usul usul çözüyorum bulmacayı..

Sade ama şık dediğimiz tarzdan :)

Salonun önemli bir bölümünün çiçeklerin kapladığı, saksılardan oturacak yerin kalmadığı bir evde, çiçeklerle konuşan bir annenin çocuğu olarak büyüdüm. Sırf bir çiçeğin dalı kırıldı diye kafatası hücrelerim terlikle tanışmıştır  :) Sevgili kocam da, sağolsun, hiç çiçeksiz bırakmamıştır karısını. O yüzden öyle bir hasret içinde filan değilim. Fakat bu bahar dallardaki tomurcuklar, çiçeksi her şey başka bir heyecan veriyor bana. Bir masalın içinde olduğumu fısıldıyor kulağıma geçtiğim sokaklar.. Gözlerimi alamıyorum cherry blossomlardan, yerden bir anda bitiveren minnak papatyalardan.. Pinterest’de her geçen gün pompalıyor bu sevdamı. Evi bir botanik bahçesine çevirmem an meselesidir!

Begonyayı hayata döndürmek için geçtiğimiz hafta sonu toprağını değiştirdim, ama hala bitkisel hayatta, kritik durumunu koruyor.. Aldıktan beş gün sonra soluveren, daha yeni tanışmıştık dediğimiz lilyum kokusuyla büyülüyordu evkileri.. Üç haftalık orkidelerimse bebişler veriyor her geçen gün. Şimdi sıra mint yeşili tonunda mavi ortancalarda, yeni hedefim bu :) Bir de succulent çok istiyorum bir kaç çeşit ama Türkiye’de yok malesef :/ Sakız Adasında gittiğimizde öylelerini görmüştüm ki, şimdi nasıl pişmanım Don’dan bir tutam tohum istemediğime.. Orada da çok çeşitli çiçek vardı..Ah ah şimdiki çiçek sevdam olucaktı, bavul bavul taşırdım.. Bir de İstanbul’un Lale Festivaline uğramak istiyorum bir gün bol vakitte..

Şunlara bakınca kimin kalbi yumuşamaz ki…

Van Gogh Alive

Teras Cafe

Almond tree en sevdiklerimden

Adamlar yapmış dedirtecek cinsten büyük paralarla organize edilmiş müthiş bir sergi gezdim son günlerde. Ankara CerModern’den bir Van Gogh geçti. CerModern’in de İngilizce mi Türkçe mi okunduğuna dair ateşli varsayım yağmurları yaptıktan sonra ce olarak, yani Türkçe okunduğunu öğrendik, bunu da çözmüş olduk.

Orjinal resim görmeyi bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilir ama benim gibi resimle ilgili ne olsa bayılır modda gidenler için etkileyici olacaktır. İşin aslı sergide tek bir tane orjinal resim yok. Oldukça büyük bir salonda 60 tane projektörün kullanılarak Sensory 4 denilen bir teknikle resimlerin üç boyut özelliği kazanarak duvarlardan adeta akması. Olay tam olarak böyle, resimlerin canlanması gibi bir şey. Bulduğunuz bir boşluğa oturuyorsunuz ve simsiyah bir duvarda Van Gogh’un fırçasında hayat bulan kuşları üzerinize doğru uçuyor, eskiz defterlerindeki tren cuf cuf önünüzden geçiyor. Bir yandan ressamın iç dünyasından haber veren notlar hem İngilizce hem Türkçe olarak akıyor. ‘Yıldızlı Gece’ resminin yapılış anı canlanıyor, önce yıldızlar sonra denizin dalgalarıyla yavaş yavaş beliriyor her bir fırça darbesi. Sanki Van Gogh’la resmi birlikte yaparcasına o anı yeniden yaşıyorsunuz. Bir de içinde Eleni Karaindrou’dan Yann Tiersen’e, Sakura’dan Bach’a efsanelerin olduğu müthiş bir soundtrack hazırlamışlar ki işte bu tamamlıyor komposzyonu. Sergi müziklerini dinlemek için tık tık. Orjinal resim sergisi gezmiş biri olarak bence bu şekilde bir sunum çok daha heyecan verici, bitince bir daha izlemek istedik, doyamadık ertesi gün tekrar mı gelsek dedik, o kadar yani.

Bir de çıkışta isterseniz fotoğraf çektirip ünlü resimlerin içine kendi fotoğraflarınızı fotomontaj yapma nanesi var, biz de kendimizi The Cafe Terrace, Starry Night ve Bedroom in Arles’in içine montajlattık. Hoş bir atraksiyon işte!

ÇB bunu şiddetle tavsiye eder güzel seyirler diler efenim!

Pinterest’te gezmeler

Üç gündür yaşadığım krizden, sıkıntılı moddan bir süreliğine de olsa çıkmak istiyorum. Pinterest’de gezinmek iyi geldi. İçim açıldı ayol. Bakın neler buldum. Enjoy it!

Adorable

My “Virginia Woolf” Side…

This reminds me my lovely nieces…

Flower Cowboy Booties

 There is something emotional between me and floral designs which soften my heart…

Resim yazısı ekle
 Bu gece rüyamda bunu görebilirim :)

Sun shines, my hat flies, on a seaside road, in this pink baby, sure not alone, with the love ;)  

Always Smile!

Haftanın Keşfi: Barefoot College, Bunker Roy in TEDtalks

Bugün sizlerle geçenlerde keşfettiğim bir videoyu paylaşmak istiyorum. İnsana neler yapabileceğini, topluma neler katabileceğini, başkalarını hayatlarını nasıl değiştirebileceğini gösteren harika bir TED konferansı daha. Sanjit Bunker Roy’in mimarı olduğu yoksul insanlar için açılan ancak daha sonra birkaç ülkenin kaderini etkileyecek değişimi başlatan Yalınayaklar Koleji’ni anlatan bu videoyu izlemeniz gerektiğini düşündüm. Enjoy it!

Başarı hikayelerini seviyorum! ;)