Sonra.

Düşük haberini aldığımda bu kadar üzülmemiştim, gp’deki doktor Herts’de düşük sonrası gebeliklerde devletin fon sağlayamadığını söylediğinde. Hiç öyle biri değilimdir ama doktorun karşısında ağlamaya başladım. Siz nasıl olur yardım etmezsiniz, nasıl dört düşük yapmış birine fon bulunamaz, vakıflar da mı yok, sivil toplum kuruluşları, charity’ler de mi yok diye sorarken. Doktor karşımda iki büklüm oldu garibim, içimden tepkimi yanlış kişiye gösterdiğimin de farkında olarak suçluluk hissediyorum bir yandan, bir yandan hayatında yolunda gitmeyen herşeyi sinesine çektiği için az bir şımarıklık bulmanın hakkıyla mikrofon bendeyken konuşuyorum..

Biz geçen sene tedavi alırken başka bir yerde oturuyorduk, orası da Londra sınırları içerisinde olduğunda bu tip vakalara fon sağlanıyormuş. Şimdi taşındığımız yer Londra’da yine ama şehir il sınırı olarak başka bir şehre giriyor adres dolayısıyla. Bu yüzden bizi Londra dışı kabul ediyorlar ve Londra’daki hastanelerin bu tip hizmetlerinden yararlanamıyoruz.

Geçen sene başladığımız tedaviye şahsi hayatımda çok büyük stresler yaşadığım, önümü göremez derecede yoğun bir sıkıntının içinde olduğum için devam edemedim. Bir yandan kızıyorum kendime, ah Zehra ah, ne vardı az sıkaydın dişini, ama o 2016 sonu, 2017 başı hayatımın bir daha asla geçmek istemeyeceğim bir köprüsü. Hem de öyle bir köprü ki başında çıktığım yoldan çok uzak bir yerde bulmuştum kendimi. Tüm hayatımı sorgudan geçirip, kendimi nereye koyacağımı karar veriyordum ve zaten bir sürü şeyle uğraşırken gidemedim işte tedaviye….

Şok oldum şok. Sanki bir şansım daha olmayacakmış gibi üzüldüm… Bir yandan da aklım almıyor yani, UK’in ücra bir köyünde dahi olsan 4 düşük yapmış birine fon bulunmaz mı ayol? sonuçta bir kere düşük yapmış birinden bahsetmiyoruz ki, hani tedavi alması gereken bir durum artık…

Neyse canım sıkkın çıktım doktordan, doktor ben ne yapabilirim bi bakıcam sana haber edicem dedi, iyi dedik..  Bir gün eski tedavi aldığım hastaneyi aradım, izah ettim durumu bakın ben tedaviye başlamıştım ama sonra stres sebebiyle yarım bırakmak zorunda kaldım bla bla.. telefonun ucundaki ses ismimi, hastane numaramı kontrol etti ve sonra e sizin x tarihte randevunuz var dedi. Nasıl dedim, doktorunuz tekrar iletişim kurup görüşme ayarlamış dedi.. Ah Samantha’cım boş yere çemkirdim sana o gün, hay Allah razı olsun dedim içimden.. Şaşırdım, sevindim.. Ne olacağını bilmiyorsun ama işte, sevinmek!

Umarım hayırlı olur her şey…

Düşük.

Hep merak ettim insanlar nasıl zırt diye hamile kalıp pırt diye doğuruyorlar diye. Benimse tüm hamileliklerimde tek sorum düşecek mi tutunacak mı, ve tek yorumum bak ona göre heveslenicem olmuştu. Tamam kabul ediyorum ki sonuncuda bir süredir biraz havaya girmeye kendimi içten içe hazırlamaya, pis huylarıma azıcık daha çeki düzen vermeye koyulmuştum, daha itinalı yaşamaya başlamış daha özenli zamanımı kullanır olmuştum. Hatta son bir yıldır fazlaca kafaya takıp çokça hırpalandığım ailesel mevzular bile gebelik haberiyle birden flulaşıp uzaklaşıvermişti.. daha merkezde kendimi hissedip, bu yeni haberle daha çok vakit geçirir olmuştum.

Rabbime hiçbir zaman sitem etmedim, neden demedim, bir kere bile bebeği olan birine öykünerek baktığımı hatırlamıyorum. Düşüklerim olduğunda doğru düzgün üzüldüğümü bile bilmiyorum, toplum tarafından üzülmem beklendiği için azıcık somurtkan takılmış olabilirim ama kendi içime baktığımda olanda da olmayanda da vardır bir hayır hissiyatında olduğumu hatırlıyorum. Bu meselede evliya yutmuş gibi olgun, tevekkül sahibi, duygularım da derin bir anlayışın içinde yatışmış gibiydi. Ara ara ağlıyordum ama vallahi bir şey hissettiğimden değil, öyle nedensizce birden gözümden yaş akıyordu, sinir sıkışması olduğunu düşündüm bu ağlamaların, çünkü sahiplenecek doğru düzgün bir sebep yoktu. Doğmamış hatta kalbi atmamış bebeğini kaybetmek o kadar kötü değildi, ne bileyim doğduktan sonra kaybetmek Allah korusun çok daha zor mesela, böyle daha kötü ihtimalleri hep kendime söylediğimden mi ne o kadar da kötü hissedecek bir durum olarak görmedim.

Bir de sanırım aramızda kalsın çocuksuz hayat aşırı rahat, o rahatlıktan insanın poposunu kaldırıp da neden bizim çocuğumuz yok sorusuna ulaşması epey zaman alıyor. İstemediğinden değil ama aşırı ister hale giremedim hiç. Tanıdığım birçok çocuksuz kadın gibi çocuk meselesi açılınca dalıp uzaklara bakmadım, büyük bir dertmiş gibi aileye yaymadım, konu her yayılacak olduğunda toparlayıp takmadığımı gösterdim etrafa. Hep istedim bir değil çok çocuk sahibi olmayı ama kafaya takıp hayatımın amacı haline getirmedim sanırım.

Bir de bizim dönem evliliklerinde bir ya da iki kuşak öncemizdeki gibi hemen çocuk sahibi olmamız beklenmiyor, öyle yoğun bir baskı hissetmiyorsun, e kendinde de çok takıntı yoksa akıp geçiyor zaman. Evlenen çoğu arkadaşım gibi biz de uzun süre çocuk yok mu sorusunu daha zamanı var diyip atlatabiliyorduk, sanki karar verici biz mişiz gibi… Çünkü insanların evlenip önce bir süre evliliğine alıştıktan sonra bakarsın bir süre sonra e hadi diyerek ebeveyn oldukları bir döneme denk gelmiştik. Beni her gördüğünde “ee bişey yok mu hala?” diyen birkaç teyze dışında çok bunalmadım. He bir de düşük yaptığımı bile bile “ay bu yeni gelinler de hep çürük çıktı” diyen iş arkadaşımı hatırlıyorum ama bu duruma alınmak aklıma gelmediğinden başkaları hakkında konuşmadaki hadsizliğine şaşırıp geçtim sanırım.

Öyle yani pek kafaya takmadım… Sadece giriş cümlesindeki gibi bazı olaylara şahit olup şaşırıp kalıyorum öyle. İstenmeyen, sokağa atılan, yeterince iyi bakılmayan, ihmal edilen, savaşlarda kimsesiz kalan zilyon tane çocuk bir yanda, bir yanda hani bana çocuk diye bekleşen insanlar. Garip dimi? Bedenimden olmadı bari başkasının bedeninden annesiz babasız kalana anne baba olayım diyorsun orada da bir sürü engeller, prosedürler. Evlat edinme macerasını da yazacağım bir ara ama biraz somut sonuç almak istiyorum yazmadan evvel, belki daha sonra.. Hep aynı imtihan, aynı nimet kimine yağıyor kimine ulaşmıyor. Kimi nimetin varlığıyla, kimi çokluğuyla, kimi de yokluğuyla imtihan oluyor ne diyeceksin, ben öteki imtihanı mı istiyorum diyeceksin, sanki yine aynı yollardan geçmeyecek misin?

Ekim 2017’de bir gece ve gün acilde geçti, taramalar, beklemeler, endişeler.. Eşimle ilk defa bu kadar heyecanlandığımızı ikimiz de biliyor ama asla vurgulamıyorduk. Kanama çok olduğundan doktor çekinmeden iki seçenekten birinin düşük olduğunu söyledi. Her ne kadar ağrım ve kanamam içten içe düşüğe gidebilir bi yola girdiğimizi söylese de tüm ihtimallere açık düşünmeyi sevdiğimden duygularımı sadece beklemeye aldım. Bekliyordum. Ya gidecek, ya kalacak, ama aslolan hayrolmasıysa iki sonuç arasında belki de hiçbir fark yok… bunu düşününce sanki boyut değiştiriyor, çoğu insanın genel olarak klişeye varan algı ve tepkilerinden sıyrılıp sonsuz bir tevekküle yükseliyorum. .. ah her işimde şöyle olsam ya. olamıyorum.

Olmadı, sağlık olsun dedik, diyoruz. Ben böyle konuları pek yazmam buralara, ama öyle içine atan, öyle kendini tutan bi insanım ki şişiyorum be annem. Az döküleyim, içimden çıkıp gitsin şu çok düşünmeler. Böyle işte, bir ara yazmıştım instagramda, hayatımıza giren herhangi bir şey neyin habercisi, neye dönüşecek zamanla merak ediyorum diye. O merak hala devam ediyor, bakalım bütün bu yollar evrile çevrile nereye çıkıyor. Görelim Mevlam neyler, neylerse şüphesiz güzel eyler…

Film tavsiyesi: Once (Bir Zamanlar) – ‘Falling Slowly’

‘Once’ filmini izledim ve çok sevdim. Bana ‘Begin Again’ i çağrıştırdı bu film. Aslında bambaşka bir havası var Begin Again’den ama onu seven bunu da sever gibime geliyor.

Film cep telefonuyla çekilmiş kadar acemi çekimlere sahip, ama o acemilik sıcaklığı, samimiliği de getiriyor beraberinde. Takılmayıp izlemek gerek. Hikaye çok tanıdık, kendimizden, dünyanın herhangi bir şehrinde geçebilir, yaşanabilir olağanlıkta. Ama asıl akış o kadar doğal ki oyuncularla arkadaş olduk gibi hissediyorum, özleyecekmişim gibi hissediyorum onları, her ne kadar isimleri geçmese de hikayede.

Filmin müzikleri, hikayeye ait aslında ve oldukça başarılı. Sokak sanatçıları sıcaklığında ve herkesin sevebileceği bir sadelikte. Gerçekte de The Swell Season adında bir grupmuş bu ikili, ama şu an aktif değilmiş grup. ‘Falling Slowly’ çok tatlı şarkı biz de bir çalıp söylemeyi denedik hatta, öyle hoşumuza gitti. Buraya da ekliyorum birkaç sevdiğim şarkıyı, iyi seyirler.

 

Ferah bir Aralık sabahı..

Geçen Aralık ayından farklı olarak daha geniş bir eve uyanmış olmanın az bir huzurunu hissettim bu Aralık sabahı. Mekan genişleyince herşey birden huzurla dolmuyor tabi, de yine de güzel hissettirdi bu sabah.

İki odalı bu ev yüksek bir binanın son katı. Kış akşamları tam bir Uğultulu Tepeler. Rüzgarlar dans ediyor etrafında evimizin, kahkaları duyuluyor gece vakti. İki odasında da güneş ışıklarının girmek için yarıştığı büyük camlar. Tam bir Güney cephe evi. Tüm gün hava açıksa güneş evin içinde geziniyor soldan sağa. Uyandıktan sonra salona gidip bitkilerimi, kızçelerimi selamlamaya bayılıyorum. Bitkilerimi koyacak yerim var bu nasıl büyük bir lüksmüş! Bütün gün evcilik oynar gibi vakit geçirebilirim onlarla. Doldurmak istiyorum evin her yerini, kafamı çevirdiğim her köşede bir yaşam enerjisi olsun istiyorum.

Pencereler martı uçumu hizasında, camın önünde süzülen martılarla göz göze geliyoruz sık sık. Çirkin bir otopark var tam pencerenin karşısında, ama dev gökyüzünü seyretmeye engel değil. İlk zamanlar pek sevmemiştim bu otoparkı, ama şimdi barıştım sanırım, rahatsız olmuyorum ondan, gökyüzüne odaklanmaya çalışıyorum. Zaten öyle muhteşem günbatımları yakalıyoruz ki şükretmekten bayılacak gibi oluyorum. Ben böyleyim biraz, sevdiğim şeylere rastlayınca delirten bir sevinçle doluyorum, o deli sevinci ancak şükretmek teskin ediyor.

Yine şurası da şöyle olsa burası da böyle olsa diyor elbet insan, eşyalar zevkimin çok gerisinde şimdilik ama şu an bana verilen bunca lütuf zaten şükredebileceğimin çok ötesinde. Olursa olur, olmazsa da memnunum halimden. Zaten çok zor zamanlardan geçtiğimiz bu günlerde herşey gözüme öyle basit ve fani geliyor ki, ha zevkime göre olmuş ha olmamış, çok da fark yok arasında. Onca sıkıntının arasında, üzüntümü hafifletmeye çalışan kocam, evin içini eşyadan çok güzel anılarla doldurmaya çalıştığımız emek dolu günler var. Daha ne istiyim, sıkıntılar geçsin, herkes iyi olsun!

I long to be back home again

Son altı ayımı bu şarkıyı dinleyerek, kendimi bularak, Barış abi bana mı yazdın diyerek geçirdim.. Instagramda paylaşmak istedim lakin şarkı telif hakkına girdiği için müsade etmedi. E ben de Barış abiyle aramızdaki gönül bağını belgeleyemedim. O zaman dedim şuracığa koyayım. (burda da izin vermedi :/ , neyse şarkının kendisini ekledim) 2017’min soundtraki olarak kalsın. Zaten bu albüm -daha önce şurada paylaşmıştım- benim hayatımın soundtrack i olabilir.

Şarkının sözlerini de eklemesem olmaz tabiki:

Leaving on a first plane home
My trials are over
Mr. Pilot, take me back
It’s in your power

Take me to the one I love
Stayed here long enough
I long to be back home again

Little darlin’, we’ll be kissing
Little darlin’, youl’ll be missing
Little darlin’, all my love for you

Little darlin’, I’m so homesick
Little darlin’, coming back quick
Little darlin’, bringing love for you

I long for your warm touch
Skyways and byways
Reach out for my sour
Skyways and byways

We’ll hide ourselves always
With you I’ll always stay
I need to touch your soul again

Little darlin’, we’ll be kissing
Little darlin’, youl’ll be missing
Little darlin’, all my love for you

Little darlin’, I’m so homesick
Little darlin’, coming back quick
Little darlin’, bringing love for you

Little darlin’, viens dans mes bras
Little darlin’, jai envie de toi
Little darlin’, all my love for you

Little darlin’, we’ll be kissing
Little darlin’, youl’ll be missing
Little darlin’, all my love for you

Little darlin’, yo te quiero
Little darlin’, pronto vuelvo
Little darlin’, all my love for you

Little darlin’, I’m so homesick
Little darlin’, coming back quick
Little darlin’, bringing love for you

Uzakta.

Çok zamandır içimden yazıyorum diyeceklerimi. Kısaca, bazen biraz uzun ve huzursuzca. Daha kendim okumadan siliveriyorum hemen.

Kolay zamanlardan geçmiyorum, anlatsam hak verirsiniz bana, hatta kimsenin hak vermesine ihtiyacım olmadığı kadar inanıyorum buna. Ama anlatasım yok. Böyle çocukça ergensi hallere girip gizemli takılmak da aptalca duruyor biliyorum fakat hem yaşadığım sıkıntıyı dökme isteği karşısında duramıyorum hem de söyleyecek takatim yok. Arada bir yerde gidip geliyorum.

Zaten bu ara en sık yaptığım şey gelgitlenme. Bir gelgit- gitgel- gitgelme nasıl yaşanıra artık iyi biliyorum.

Böyle tutuklu bir hal geldi üstüme. Eskiden içinden geldiği gibi yazan, yaşayan, paylaşan ben, o ben değilim şimdi. Şimdi içimden gelenler tanıdık değil. Başka biriyle yaşadığını sanacak kadar başka birine dönüştüğümü hissediyorum. Öyle yabancı tavırlar yapıştı üzerime. Her an halime, tavırlarıma, kalbimden geçen bunca olumsuzluğa şaşırıyorum. Herkes kadar, herkes gibi felaket zamanlarında içimde yükselen öfkeyle tanışıyor, onun beni ele geçirişini kimi zaman uzaktan izliyor, kimi zaman da ele geçirmemesi için içimden yakarırken buluyorum kendimi.

Yaşam sevinci nasıl kaybedilir, bir insanın kendini iyiye güzele doğru yöneltme çabasından nasıl uzaklaşır, sessiz öfke merhameti nasıl susturur, dark side’da nasıl geçilir hepsine vakıf oldum son tahlilde. İnsanın kendini insan etmesi dünyanın en zor işi. Bitmez bu savaş kolay kolay, hep sürer herkeste, her an, ama ben şahsen bu kadar sınırlarla tanışacağımı düşünmemiştim evvelden. Meğer insanlar böyle böyle kayıp düşüveriyormuş, gaddarlaşıyormuş, kalp böyle katılaşıyormuş, acımasızlık vicdan sahibinin vicdanındaki merhameti yok edebiliyormuş, en önemlisi inancı kaybetme- kazanma savaşı böyle veriliyormuş. Ben hep kendimi o olduğum yerde, uslu uslu, iyi niyetle, ‘çok iyi bildiğim şeylerle’ ve doğrucu halimle kalacak sanıyordum, hep orda kalıcam ve hiç sınanmayacağımı sanıyordum. Ne zavallı bir düşünceymiş bu. Zavallı aptallığım..

Şimdi ne idüğü belirsiz bu rüzgarların ortasında savrula savrula buralara gelmiş pehh. Demek inanç savaşını da vermem gerekecekmiş, hiç kolay olmayacakmış, elim kolum kopacak, ağır yaralanacakmışım demek.. Daha bitmedi biliyorum ama bitene kadar ben ne halde olucam onu kestiremiyorum. Bazen kendimi ‘nolur beni kapından ayırma allahım’ derken buluyorum. Yaralansam da, çok şey kaybetsem de burada kapında kalayım.

İnsanları izlemek onları gözümden düşürmeye sebep olduğu için gözümü kulağımı da kapattım. Halleri tavırları öyle boş ve pervasız ki, tüm dertleri kendilerini mutlu etmek ve günlük tatminiyet ihtiyaçlarını karşılamak. Herkes bunu başka bir kılıfta yapıyor ama başka bir noktadan onlara bakınca hepsinin aslında neyin peşinde olduğunu ve sempatik görünümlerinin aksine ne kadar sığ ve bencil olduklarını görmek zor değil. Tiksintili bir hal geliyor böyle görünce. Bu çiğlik ve aymazlık tiksinmeme yetiyor. Hiç öyle yaradılanı sev yaradandan ötürü ulviliğinde de takılamıcam çünkü bana göre yaradılan o kadar da sevimli değil. Üzgünüm belki de ben göremiyorum. Hatta artık sufi pozlarında dünyayı sürekli kardeşçe yaşanılan hoş bir yer görenlerden de aynı şekilde kaçmak istiyorum, bu gerçeklerden bihaber sürreal hal midemi bulandırıyor. Zaten bir süredir ahkam kesip, yüksek perdeden akıl verme, kutsal bir öğreticiliğe soyunma hali  beni uzaklaştırıyordu ama son zamanlarda artık iyice tahammül edemiyorum bu çok bilmişliğe ve aynı anda aymamışlığa.

Bir devinim, bir dönüşüm var neye evrilecek diye merakla bekliyorum. Sanırım merak en güçlü hissettiğim duygulardan biri bu dönemde. Bir de önceden bildiklerimin, öğrendiklerimin sınavını vermeyle, tatbik etmeyle ilgili hafif bir heyecan hissediyorum. Ama çoğu zaman üzgünüm, çünkü yaşarken zor, dert uzaktan akıl verirken taşıması çok kolay da başına gelince sınavını vermesi çok, çok zor.

Gönül ferahlığı ve aklı selimlik diliyorum kendime.