Serçelerin Şarkısı- Macid Macidi Filmleri

downloadBir film klubünde ev ödevi vermişlerdi Cennetin Rengi’ni. Sinema diliyle insana, fıtrata dair tutulan bu ayna karşısında şaşa kalmıştım. Müthiş ve müthiş bir filmdi. Sonra yıllar geçti Cennetin Çocukları’nı izledim. Çocukluğuma döndüm, yeni bir pabuç etrafında dönen hayatı başka bir aynadan gördüm. Dev problemler karşısında kendine bakan kısmını çözme arzusunda deneyimsiz fakat kıvrak çocuk aklının masumluğunu. Serçelerin Şarkısı ise son izlediğimdi ve artık bir kenara not etmesem olmazdı bu efsaneyi.

Bir kere filmin afişi çok başarılı, tezat renkler, semboller, çocukların tişörtlerinin renkleri ve altınsı rengiyle hazine çağrışımı yapan balıklar. Filmin adındaki serçeler hiçbir yerde yok ne ilginç. Film boyunca serçe bağlantısı arıyorum fakat yok. Sadece son sahnelerden birinde,ufacık bir detay. Nedenini de daha sonra film hakkında okuduğum bir yorumda buluyorum. Meğer aslında serçenin güzel ötüşüyle ünlü bir kuş olmaması, sıradan ötüşlü bir kuş gibi sıradan insanların kendi şarkısını sembolize ediyormuş.

Bu film insanın kenarda köşede kalmış, hepimizde olan ama öne çıkarılmamış, hep görülmüş ama değinilmemiş, alabildiğine doğal, olabildiğince insani, fıtri yönlerini ve yaratılışın hediyesi olan ‘imtihan’ ı anlatıyor. Çok basit bir noktadan nasıl hırslarımıza yenildiğimizi, hepimizin içinde bir şekilde olan o ‘üç kuruşa tav olma’ durumunu, vicdanın gitgellerini ve huzurun aslında vicdanın rahat oluşunda yaşadığının resmini gösteriyor. O kadar hayattan o kadar hayattan anlar var ki, hayatın kendi çarpıcılığı daha doğal nasıl anlatılırdı bilemiyorum.

Yoksulluk içinde ailesini helal parayla geçindirmeye çalışan sıradan bir yurdum insanı Kerim’in hikayesi. Elinde olmayan bir sebeple işten çıkarılıyor ve kurulu düzenin bozulmasıyla bir imtihan süreci başlıyor. Yeni iş araması bulması, bulunca tutunması hepsi ayrı bir dert ama asıl hikaye zor duruma düşen birinin zor olmayan günlerdeki sabrını sürdürüp sürdüremeyeceğini gözlemliyor. Yabancı yorumlarda okuduğum kadarıyla bu noktada De Sica’nın Bisiklet Hırsızları filmindeki karaktere benzetiliyor Kerim, ancak herkesin büyük büyük altını çizdiği bir nokta var ki Bisiklet Hırsızları’da yapılan yanlış makul gösterilip hoş görülüyor, ancak Serçelerin Şarkısı’nda hikaye yanlış hangi koşulda olursa olsun yanlıştır ve yanlışı seçmektense onurlu kalmak yeğdir fikrine bağlanıyor. Ki bu nokta, çok genel de olsa Doğu ve Batı sinemasının insana bakış açısındaki temel farklardan birini ön plana çıkarıyor.

Bir sahne daha var ki o da sinema tarihinde görsel olarak olay olmalı sahnelerden…  Adamın mavi kapıyı sırtına alıp yeni sürülmüş koca bir tarlada yürüyüşü. Bu nasıl bir görsel sanat yönetmenliği, nasıl sembollerle çoşmuş ve film boyunca sessizce ilerleyen çağrışımların dışa vurduğu bir sahnedir! Hırs var bir önceki sahnede, hışımla kapıyı yanlışlıkla verilen yerden geri alırken dev kurak bir tarlanın içinde masmavi bir kapıyı sırtlayıp yürüyen bir adam görüyoruz, tıpkı o kurak tarla ortasında duran kapı gibi olan şu fani dünyanın aldandığımız renkleri gibi bir mavilik. O tatlı maviliğe aldanıp altına girdiğimiz yükler… Müthiş bir sembolizm örneği. Bu tek sahnede öyle şeyler anlatıyor ki yönetmen, anlayıp toparlamak için uzun uzun düşünmek gerekiyor. Sonuçta bana öyle geliyor ki basip hesaplar uğruna aslında dünya hırsıyla altına girdiğimiz yükleri resmediyor bu sahne. Hışımla paylaşmaktan vazgeçişimiz ve içine düştüğümüz manevi fakirlik…

avaze_gonjeshkha_75_t600Bir sahnede çocuk babasına portakal suyu alıyor, babası çocuğa da içmesini söylüyor ama çocuk portakal suyunu sevmediği cevabını veriyor. İşte bu, bir çocuğun olgunlaştığı anın fotoğrafıdır ve bunu yaşayan çocuklar- ki kendilerini bilirler- birçok büyüğe tercih edilesidirler. Zordur böyle bir çocuk olmak, çünkü tam olarak bir çocuk olamamışlık vardır ama bu tip insanların yetişkinlikleri efsanedir. Çünkü sonradan çok zor öğrenilen duyarlı, insancıl, diğergam olmak gibi kimi asil karakter özelliklerini çok önce kazandıklarından yetişkinliğe giden yol onlar için daha önce başlamıştır. Malesef yokluktur bunu öğreten, varlık içinde olan, herhangi bir şeyin mahrumiyetini yaşamayan çocuk için çok zor kazanılır. Yeryüzünde bu olgunlaşmayı sinemaya taşıyan bir yönetmen olduğu için, ve onunla aynı dönemde yaşadığım için, içimde açıklanamayan bir sevinç.

Bir başka çok etkilendiğim sahne kuyuyu temizlemeye çalışan çocukların üzerine, kuyunun tepesindeki deliklerden girip nüfuz eden güneş ışığının olduğu an. Masum bir niyetin (çocukların kuyuyu akvaryuma dönüştürme niyeti) ilahi bir aydınlıkla izleniyor, korunuyor sanki. Görsel komposizyon olarak da böyle deli edici sahnelerle dolu film., izlerken koltukta dört döndüğüm oldu bu yüzden…5220_0001_img_fix_700x700

Bu arada filmin başrolündeki Reza Naji’nin de performansı çok etkileyici, bu yüzden midir acep Macidi’nin her filmde bu yetenekli oyuncuyla çalışması…sparrow_5

Macid Macidi’nin en sevdiğim özelliklerinden biri vereceği mesajı didaktik bir çok bilmişlikle değil hepimizin başına geldiğini hissettiğimiz doğal anlarla aktarması. Erik sahnesinde mesela, Kerim bir adamı bir yerden başka bir yere taşıyor, adam fazla para verip uzaklaşıyor, Kerim sesleniyor ama duyuramıyor kendini, sonra aslında hakkı olmayan o parayla gidip erik alıyor ve o hakkı olmayan parayla alınan erik ona nasip olmuyor… Çok öz bir ders gibi işliyor bunu Macidi ama büyüklük taslamadan, usulca hem de zarafetle anlatıyor. Bir de alışageldiğimiz iyi kötü karakter gibi sınırlandırmaları kırıyor Macidi, kimse mutlak iyi ya da kötü değil, kötünün iyiye yüzünü dönmesi için hep bir şans var ve iyinin gaflete düşüp yoldan çıkması da pek ala mümkün. Kötünün hep kötü kaldığı, iyinin abartılı bir ulaşılmazlıkta olduğu genel akım sinemada bu olguyu görmek izleyicinin hoşgörü çeperini genişletiyor bir bakıma. Bu çok önemli bir unsur çünkü artık günümüzde ‘insan, izlediğidir’.

Boşuna fıtratın sinemacısı demiyorlar Macid Macidi’ye. Başka bir yazıda şöyle bahsedilmişti usta yönetmenden: ‘Hayatın sıradanlığından hikmetin sıradışılığını damıtır Macidi.’ Macidi için çok doğru kurulmuş bir cümle.songof-sparrows9

Google’da araken karşılaştığım ve Engin Elman’ın Ay Vakti dergisi için yazdığı filmle ilgili harika tespitlerle dolu yazısından bir bölümü alıntılıyorum:

‘… Macidi filmlerinde balık ve su metaforlarının sık kullanılması boşuna değildir elbette. Serçelerin Şarkısı filmi başından sonuna kadar balık filmidir nerdeyse. Çocuklar bir bataklığın içinde rengarenk Japon balıkları topluyorlar, çocukça hayallerini gerçekleştirmek için. Oldukça çok balık toplamayı, balıkları satıp zengin olmayı hayal etmektedirler. Bu zengin hayallerin gerçekleşme ihtimali ise bir bataklığın içinde aranıyor. Fikrimce çocukların çok balık yakalama hırsı, insanın dünyevileşme yönüne işaret. Yönetmen bunu masum çocukların dünyasından sergileyerek manidar bir mesaj vermiş olmalı. Modern dünyanın menfi düşünceyi, insanın maddi mücadelesini ta çocukluğuna kadar dayatması bugünkü trajedimizin boyutlarını gözler önüne sermektedir. Halbûki çocuklar masumca hayaller kurmakta, bunun makul bir durum olduğunu izleyiciye sergilemektedirler. Hatta izleyici çocukların bu hayallerini gerçekleştirmesini içten içe arzulamaktadır. Fakat yönetmenin amacı sadece bu mudur, sadece bu değildir tabi. Her ne kadar çocukların dünyasından verilmiş olsa da hakikatte paranın peşine düşen, gözlerini para hırsı bürümüş insanların akıbetinin bir şekilde ibretle dolu olması kadim bir nasihattir bütün dünya insanlığı için. Yani menfi olan her şeyin, menfi düşüncenin, menfi hareketin, menfi konuşmanın eninde sonunda kirli bir sonuca varması kaçınılmaz bir durumdur. Çocuklar masumca hayallerini kirleten bu menfi düşüncenin cezasını çekeceklerdir. Büyük bir plastik küpün içine doldurdukları balıkları koşa koşa paraya çevirmenin hesaplarını yaparken çocuklardan birinin ayağı takılır, küp ellerinden düşer, bir altın huzmesi gibi rengarenk Japon balıkları ortalığa saçılır, ve çırpınıp can vermeye başlarlar. Bu hazin manzarayı şaşkın ve donuk bakışlarla seyreden çocukların hayalleri de tıpkı can çekişen balıklar gibi oracıkta bir bir suya düşer. Çocukların düştüğü yer bir su kanalına yakındır. Balıkları küpe doldurmak isterler; ancak küp patlamıştır. Balıkları kanaldaki suya bırakmaktan başka çıkar yol yoktur. Balıklar özgürlüğüne kavuşur, çocuklarsa aç gözlülük yaptıklarını zamanla anlayacaklardır. Belki balıklar ait oldukları yerde güzeldir. İnsan, eşya, bitki vs. bütün varlıklar yerinde olunca bir güzellik, bir memnun olma durumu arz etmez mi? Sonraki sahnede bir kamyon kasasında yolculuk eden çocuklardan birinin elinde naylon şeffaf bir poşet ve içinde sadece bir tane balık olduğu görülür. Hayallerine kavuşamayan çocukların yüzlerinde kaybetmiş olmanın hüznü vardır. Çocukların yanına oturan adam ‘‘Yalan Dünya’’ adlı içli bir türkü havalandırmaya başlar. Çocukların yüzünde yavaş yavaş bir balığa kanaat edebilmenin tebessümü belirir. Sonunda çocuklar ellerindeki tek balığı da özgürlüğüne kavuşturup çocukça masumiyetlerine yakışan portreyi çizmiş olurlar. Artık balığın ait olduğu yerde olması gerektiğini anlamışlardır. Balık ait olduğu suya kavuşunca filmdeki simetrinin bütünlüğünü tamamlayan parçalardan biri daha tutturulmuş olur. Yönetmen bir taraftan bu mesajı verirken öte yandan ‘‘Bir bataklığın içinde Japon balığı mı olurmuş’’ diyecek seyirciye; hayatın bu kadar çirkef ve berbat görünen sureti içinde küçücük güzellikleri yakalayabileceğimizi gayet güzel somutlaştırmıştır, diyebiliriz….’

Biraz olsun farklı bir sinema diliyle tanışmak, sinemadan öğrenmek ve beslemek dilerseniz muhakkak Macidi filmleriyle tanışın.

İyi seyirler!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s