Londra Havası

DSC_1044
Bir akşam üstü…

Londra’ya gelmeden önce klişelerden iyice beslenmiş önyargılarım vardı. Hiç durmadan yağmur yağdığını, Kıta Avrupası’na benzemediğini, havanın hep kapalı olduğunu yıllar içinde ordan burdan duya duya geldim. Hatta ilkokulda öğretmenlerimizin bolca zikrettiği insanların en ufak bir güneş kırıntısında parklara, pikniğe koştuğu gibi bir efsane de vardı. Geldikten ve bir süre geçtikten sonra da gördüm ki bunların bir kısmı doğru, bir kısmı abartılmıştı.

DSC_0475
Akşam kızıllığı
DSC_0225
Son ışıklar!

Yağmur derseniz evet sık sık yağmur yağan bir iklim ama ben mesela çok az adam akıllı ıslandım. İnsanlar da genelde yağmurun yağacağını bile bile terlikle, babetle, dayanıksız ayakkabı ile dışarı çıkıyorlar, çoğunlukla bir yağmurlukla geçiştiriyorlar. Kimse ıslanmaktan korkmuyor, çok da ciddiye almıyor, bizde olsa felakete bağlanıyor ıslanmak, yağmurun çok yağması, trafik kilitlenmesi vs. Benim genelde deneyimlediğim kadarıyla sürekli ve şakır şakır yağmıyor, azar azar serpiştiriyor. Sanki dev bir sprey şişesinden bir kaç kez yeryüzüne sıkılıyormuş gibi atıştırıyor genelde. Ki bence çok hoş bu! Ansızın minik yağmur damlaları hissediyorum ve beş dakikaya kuruyor üstüm başım. İnanır mısınız şemsiyem bile yok benim burada, zor beğenen ben beğenip de alamadım evet :), ama dedim ya bir ya da iki kere sırılsıklam ıslanmışımdır, gerisi hep atıştırmalık!

Bir de yaz uzuun bir bahar gibi burada. 18-22 arasında seyrediyor sıcaklık derecesi. Türkiye’de insanlar kavrulduklarını anlatırken biz kavrulmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamaya çalışıyoruz, ne çabuk unutuyor insanoğlu! Kış da çok soğuk değil, İstanbul, Ankara gibi. Kar pek yağmazmış mesela. Yağmuru bol, rüzgarı sert, ama çok fazla üşüdüğümü hatırlamıyorum. Öldürmüyor da güldürmüyor da anlayacağınız ama bence tam bana göre! :)

DSC_0433
Gün biterken yavaş yavaş dağılan bulutlar. (Fotoğraf: EKA)

Bir Eylül sonu gelmiştim ve neredeyse bir yıl olmak üzere. Hatırı sayılır sabahlar gördüm, günler ve akşamüstleri. Gençliğimin aksine akşam dışarıda olmayı pek sevmediğimden akşam halini diğerleri kadar görmemiş olabilirim. Ama size muhteşem sabahlardan bahsedeceğim şimdi ve bazı harika günlerden. Gün içinde yaz kış demeden havanın kapalı olduğu günler Türkiye’ye göre epey çok oluyor evet. Kışları da çoğunlukla gri bulutlu.

DSC_0634
İlk evimden manzaram buydu, nefis sabahlar ve akşam üstleri gördüm tam bu noktadan.
DSC_0385
Bir başka akşamüstü…

Fakat benim dikkatimi çeken başka nokta gördüğüm kadarıyla nefis sabahları ve akşamüstü zamanları var Londra’nın. Hava ne kadar kapalı olursa olsun hemen her sabah ve/veya her akşamüstü mis gibi bir güneş açıyor, bir yerlere dokunan ışıkları kendini bir şekilde gösteriyor…

DSC_0638
Işığın patlamasını seviyorum! (Fotoğraf: EKA)

Güneşle deli bir ilişkim var benim. Daha önceki yazılarımda anlatmıştım beni ne kadar etkileyen bir varlık olduğunu. Herhalde eski çağlarda yaşamış olsaydım kolayca güneşe ya da ışığa tapabilirdim :) Fakat Yaratıcı olacak kadar kudretli olmadığına kanaat getirip vazgeçebilirdim de. O zaman şimdiki gibi düşünürmüydüm bilemiyorum ama hep hayranım kendisine. Bir kere aydınlığın ve sıcaklığın aynı anda kaynağı olması harika bir şey. En minik ışığı bile hayretle karışık sevdalanmama sebep olabilir. Bir nesneye, geniş bir düzlüğe, insana, sokaklara yansıması, ışıması, sıkı sıkıya kapatılmış perdelerin bile arasında girmesi hep çok estetik değil mi? Ama diğer bir yönden de tenime değmesine tahammül edemiyorum, yüzüme gelmesine, güneşin altında aşırı kalmaya, çok fazla sıcağa maruz kalmalara hiç gelemiyorum. O yüzden hiç bronzluk heveslerim olmadı, çok sıcak ülkeleri de pek gitmek istemem bu yüzden. İşte böyle ne seninle ne sensiz bir anlayışla güneşi hem çok sevip hem de kaçınır bir halle varlığına şükrediyorum.

DSC_0466Bazen bulutların ardından bir görüp bir kaybolarak veda ediyor güne. Bazen de tüm bulutlar dağılmış, sanki gıpgri bir gün geçmemiş gibi bulutsuz, masmavi bir gökyüzünde pasparlak selam vererek batıyor güneş. İşte tam bu sıralarda muhteşem görüntüler çıkıyor. Gün boyu koyu renk bulutlardan maviliğini göstermediği için sanki gökyüzü gönül alıyor. Ve ben bu anlarda elimde fotoğraf makinasıyla neyi çekeceğimi şaşırıyor, mest oluyorum…

DSC_0599
Kensington Gardens, akşamüstü.
DSC_0369
Son kızıllık…
DSC_0002
Son dokunuş…

Herkes havanın gün içinde kapalı olduğundan, bunun bazen günlerce sürdüğünden bahsetmişti ama gün doğumlarında ve gün batımlarında bu şehrin ne kadar güzel olabileceğinden bahsetmemişti.

DSC_0592
Işık.

Oysa beni sabahları ve akşamları vuruyordu bir şehrin. Gün içi, gün ortası zaten meşguliyetten ilgimi o kadar çekmiyordu. Sabah ve ya akşamüstü ışıkla dolan ortam yeterli benim için. Fazlası zaten rahatsız ediyor beni. O yüzden bazen diyorum ki Londra’nın havası aslında tam bana göre. Bir İzmirli olarak güneşi çok özlediğim de oluyor evet. Az biraz daha güneşli olması daha hoş olabilirdi tabi ama sanırım burayı da cazip yapan bu. Güneşin minicik bir huzmesi bile altındaki bir şehir dolusu insanı mutlu ediveriyor işte.

Londra, velhasıl, hep öyle karalık değil. Sabahlarını ve ikindi vakitlerini yakalarsanız manzara, ışık, ferahlık açısından çok cömert bile olabiliyor.

 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s