Londra Gezi Rehberi

Buraya geldikten sonra bu yazıyı yazmak için can atıyordum fakat önce bir süre geçsin, şehri azıcık içime sindireyim, keşfedeyim, bileyim de öyle anlatayım istedim. Geleli altı ayı geçti ve bu yazının zamanı gelmiş gibi hissettim. Herşeyini ve en doğru haliyle yansıtamam elbet ama kendi görebildiğim noktadan gözlemlerimi aktarayım.

DSC_0448

DSC_0792
                                                      Kule Köprüsü (Tower Bridge)

 Londra büyük, kozmopolit, renkli, ve pahalı olmasıyla tam bir dünya kenti. Burayı baştan aşağı gezip bitirmek  bir haftayı alır belki de geçer bile. İlk gelenler soluğu Westminster’da alıp Big Ben nam-ı diğer Elizabeth Tower’ı görebilirler. Westminster Semti Parlemento’nun, Lordlar (House of Lords) ve Avam (House of Commons) Kamarasının bulunduğu şehrin yönetim merkezi. Buckingham Sarayı da bir sonraki görülecek nokta, buraya yürüyerek ulaşmanız mümkün. Hemen arkasında Royal Albert Hall var, Kraliçe Viktorya’nın eşi için yaptırdığı sanatsal faaliyetlere ev sahipliği yapan bina.

DSC_0715

DSC_0772
                                                                        Buckingham Sarayı
DSC_0577
                                                                    Kensington Sarayı

DSC_0048

London
                                                                              Londra

 Buradan Hyde Park’a geçip parkın pek meşhur serbest kürsüsü Speaker’s Corner‘ı görmenizi tavsiye ederim. Demokrasinin en sevimli köşelerinden biri bence, isteyen herkesin istediği her konuda istediği kadar konuşması ve seyirci toplaması serbest. Politikadan çevre sorunlarına, İslamiyette tebliğden Hristiyanlığa davete, belediyeye kızan ev sahibinden gençliğin sorunlarına dikkat çeken her türlü konuşmacıyı bulabilirsiniz burada. Öyle sandığınız gibi herkesin sırayla çıktığı tek bir kürsü yok, ben öyle sanmıştım :) kendiniz sandalyenizi taburenizi getiriyor üzerine çıkıp öyle konuşuyorsunuz :)

H P
                                                                             Hyde Park

DSC_0560

DSC_0602

 

DSC_0226
                                                    Siz burayı bir de sonbaharda görün…

 

DSC_0556
                                                       Yarım saati 1 pound, oturursan :D
DSC_0550
Tipini sevdiğim tabela

DSC_0204

Park demişken Londra’da, sonradan öğrendiğim kadarıyla, İngiltere’de hemen her şehirde en az bir ve muhtemelen daha fazla şehirlerin ortasında devasa büyüklükte parklar var. Park dediğim içinde sayısız ağacın, nehir ya da göllerin bulunduğu, bazılarında sporsal faaliyetlerin yapıldığı kocaman yeşillik alanlar. O kadar ferahlatıcı ki, beş dakikalık bir yürümeyle şehrin kalabalığından gürültüsünden uzaklaşıp bedeninizi ve ruhunuzu dinlendiriyorsunuz. Parkların özellikle büyük şehirler için ne denli önemli olduğu ben burada öğrendim. Çok isterdim güzel ülkemde büyük şehirlerde böyle ulaşılabilir bol yeşil alan olsa. Bunun ne denli ihtiyaç olduğunu içindeyken anlamıyormuşuz ama şehir dediğin yeşilliğiyle güzelmiş meğer. Londra’ya gelmişken gezebildiğiniz kadar bu parklarını gezin derim, buralara geldim geleli benim en büyük hobim, bir kahve, çay alıp parka gitmek, sincapları ördekleri beslemek, doğayla enerji tazelemek… Hele Regent’s Park en sevdiğim!

DSC_0887
                                                          Regent’s Park Sakinleri

DSC_0882

DSC_0216
                                         Alvin ve arkadaşları, müzikden arta kalan zamanlarda…

DSC_0812

DSC_0988
                                                       Regent’s Park Mosque (Büyük Cami)
DSC_0871
               Londra’nın yaşı önemsemeyen (ama gerçekten önemsemeyen) şık insanları…
DSC_0514
                                                           Envai çeşit tabelaları

British Museum, National Gallery, National Portrait Museum, Natural History Museum, Science Museum önemli ve bence de görülmesi faydalı müzeleri. Bunların çoğu şehrin merkezinde, ulaşımı çok kolay ve de çoğu ücretsiz.

Trafalgar Meydanı, içinde National Gallery ve National Portrait Museum’un da olduğu ünlü meydanlarından Londra’nın. Alışveriş ve efsanevi dükkanları için Piccadilly Circus’dan başlayıp Regent Street boyunca yürüyün, bu yol sizi Oxford Street‘e ulaştıracak ve çok kalabalık bir alışveriş caddesinde bulacaksınız kendinizi. Bir dünya hediyelik eşyacı filan da var, olan paranızı burada akıtabilirsiniz :)

DSC_0069
                                                                        Regent Street

DSC_0073

DSC_0044

DSC_0036DSC_0034

DSC_0038
                                       Ok’lara dikkat! Eros Heykeli/ Piccadilly Circus
20141230_140406
                                                             Cağnım Covent Garden

Buraya çok yakın bir de Covent Garden var ki o da bir başka favorim. Kapalı çarşı türevi bir yapı ama etrafı içi dışı o kadar renkli manzaralarla dolu ki her gittiğimde ayrı bir cümbüşe denk geliyorum. Özellikle buranın en büyük bayramı Chrismas zamanı hakikaten görmeye değer bir şenlik oluyor. Türlü sokak sanatçıları sanatları sergiliyor, kestane fıstık gibi atıştırmalıklar satılıyor, müzisyenler şarkılarını çalıp söylüyor, keyifli bir şölene dönüyor ortalık.

DSC_0415
                                                                   Sokak müzisyenleri

DSC_0425

DSC_0436
                                                            Covent Garden’ın şenlikli içi
DSC_0013
                                                          Eski tarz şekerci dükkanları
DSC_0786
                                                            Thames River/ London Bridge (photo credit: eka)

Buraya kadar anlattıklarım şehri güney kuzey olarak ikiye bölen ve kendisi doğudan batıya uzanan Thames Nehri’nin kuzeyinde kalıyor. Genelde çoğu cazibe merkezi de bu tarafta. Güney kısmını Kuzey kadar bilmiyorum, ama nehrin kenarında görmeniz gereken yerler elbet var. Nehrin üzerinden geçmek için en ünlü köprüsü Kule Köprü’sünü (Tower Bridge) seçebilirsiniz. Bu köprü çok eski ve Londra denince akla ilk gelen sembol yerlerden biri. Güney’e geçtikten sonra Borough Market’e bir göz atıp Monmouth‘da bir kahve içebilirsiniz ki Londra’nın en ünlü kahvecilerinden biridir burası. Küçücüktür dükkanları ama en soğuk günlerde dahi uzun kuyruklar görürsünüz önünde. İçeriden taşan kokular çağırır zaten sizi içeri ;) Buradan da Shakespeare Globe‘a yani Shakespeare’ın tiyatrolarını oynattığı tarihi tiyatroya uğrayabilirsiniz. Burası yaklaşık 500 yıllık harika bir tarihi bina, onca yangına, yağmura nasıl dayandığına hayret etmemek elde değil.

DSC_0778
                                                        Shakespeare’s Globe Theatre (photo by eka)

DSC_0008

Londra’da Ulaşım çok pratik, bu şehrin en sevdiğim özelliklerinden biri bu. Nereye gitmek isterseniz isteyin her yere metro (tube) var. O kadar iyi bir metro ağı var ki gitmek istediğiniz yere gidememek için uğraşmanız lazım :) Tren istasyonlarından, büfelerden hem otobüsler için hem metro için Oyster denen bir kart alıp içine gerektiği kadar para yükleyip gezebilirsiniz. Dilerseniz tüm taşıtları kullanabileceğiniz günlük biletler de alabilirsiniz, daha ucuza gelebilir. Bir de akıllı telefonunuz varsa Citymapper ve Busmapper adlı uygulamaları indirip kullanmanız işinizi çok kolaylaştıracaktır. Sanırım başka ülkelerde de kullanılabilen bir uygulama Citymapper. Çok kısa süreliğine geldiyseniz hop-on/hop-off turlar da bir çok mekanı kısa sürede görmek açısından faydalı olabilir. Ben denemedim, her yeri keşfetmek için uzun zamanım olacağından ama başka bir şehirde denemek isteyeceğim bir gezme tarzı.

Londra pahalı evet. Zaten dünyada en kıymetli paraya sahip İngilizler. Ben bu yazıyı yazarken 1 tl karşılığı 3,84.. sterlin yapıyor. Türkiye’den gelmek için pek harika bir zamanlama sayılmaz ama dilerim yakında bu açık kapanır. Zira burada yaşayıp da Türkiye ile iş yapan insanların işleri zor. 

DSC_0651
                                     Fish& Chips!

Londra’da ne yenir? derseniz, çok basit :) İngilizlerin öyle dillere destan, yemeden ölme diyeceğim yemekleri yok. Üç beş şey var mutlaka deneyin diyebileceğim. İlki Fish& Chips. Balığın ‘batter’ denilen bir karışımla kaplanıp kızartılması. Genelde Cod ve Haddock balığından yapıyorlar, ama Cod daha yaygın. Bizdeki tavuk balığına benziyor yapısı, yemesi kolay lezzetli bir balık, Türkiye’de hiç bilmezdim bu balığı. Batter denilen karışım da temelde un, kabartma tozu ve yağdan oluşuyor. Bazen içine alkol içeren maddeler koyabiliyorlar o yüzden hassasiyeti olanlar yemeden önce sorabilir. Chips dedikleri de bildiğimiz patates kızartması, ama yanında sirke getiriyorlar ve bu balık için değil patates için ;) Deneyin, seviceksiniz! Bir de keyif almak istiyorsanız her gördüğünüz yerden Fish&Chips yemeye kalkmayın çünkü çoğunluk balıkları ve patatesleri dondurulmuş gıda olarak temin ediyor, bu da tadında değişiklik yapabiliyor. Neresi derseniz, düşünmeden Poppies Fish and Chips derim. Bu işin büyük büyük babası ve en otantiği. Camden Town ve Spitalfields de şubeleri var. Tamamen taze ürünlerden yapıyorlar, zaten öyle kalabalık oluyor ki gittiğinizde bir süre ayakta kalabilirsiniz, ama beklediğinize değecektir eminim.

20141230_171539
             Papatya Çayı miss!/ Camomile Tea
20141224_142007
                       Whittard of Chelsea ikramlık çayları.

20141224_141652

İngiltere denince akla gelen bir sonraki şey çaydır efenim. Çay deyince de bizde akla bildiğimiz siyah çay gelir ama burada o değişiyor biraz. Çay deyince bu arkadaşlarda zilyon tane aromalı sıcak bitki çayları geliyor akla. Benim şahsen çok ufkumu açtı buradaki çay kültürü. Bizde bitki çayları bir tık geridedir, siyah çay da milletçe madde bağımlısı gibi sabah akşam demlik demlik içtiğimiz alışkanlığımız. Burada bir girin Whittard of Chelsea’ye, her daim hazır bulunan ikramlık çaylarından bir deneyin, çaya bakış açınız değişebilir. Aman da çok cool bir yerde içeyim derseniz bu da başka bir yazının konusu olur ama Kensington Gardens sarayın bünyesindeki kafeterya, sonracıma Covent Garden hoş mekanlar olabilir. Twinings (yılların çaycısı) de çayın en ünlülerinden. Ama ben ‘Afternoon Tea Party’ yapıcam derseniz Islington’da, Notting Hill’de çokça cicili bicili pastalı çörekli sevimli mi sevimli tea house/ coffee house bulabilirsiniz.

Siyah çaylarını da çok merak ediyorum derseniz girin bir marketten alın derim. Poşet çaylar her yerdeki gibi tatsız ve kötü bence ama Twinings ya da Yorkshire Gold Loose Leaf tavsiyemdir, Yorshire bana Türk çayını aratmayan en güzel çay, onu buldum bulalı Türk marketi davasına millerce yol gitmekten kurtuldum :)

Kahvaltıda ne yenir diyorsanız herhangi bir kafede İngiliz kahvaltısına da teşrif edin. Kuru fasulyeli, yumurtalı, sosisli bazen Porridge‘li (Full English Breakfast) kahvaltıyı şaşırtıcı bulabilirsiniz ama insan her neye başka açıdan bakmayı denese onda sevecek bir şey buluyor. Hem Canan Karatay da demiyor mu kahvaltıda kuru fasulye yiyin diye ;)

Pastalar, kurabiyeler zaten tüm Avrupa’da çok sevilen tatlar. Bunların dışında Uk’de Yorkshire Pudding var, ama anladığımız tarzda puding değil, bana daha çok hamur kızartması gibi geldi. İçerik açısından güvenip de dışarıda yemediğim için müsait bir gün yapmayı deneyeceğim, fikrimi o zaman yazarım.

Giderken ne götürülebilir? Burayı biraz da kendi adıma da not almış olayım diye düşünerek yazıyorum. Mesela ben Whittard of Chelsea’den bir kaç çeşit çay alırdım. Marketlerde çok nefis doğal fıstık ezmeleri var onlardan götürürdüm. Hediyelik eşya adına kırmızı renkli telefon kulubesi, iki katlı otobüs gibi sembolik eşyalarından alırdım. Kumbaraları var çok tatlı, bardaklar olabilir. Cath Kidston’dan bir şeyler alırdım hediyelik. Tiger, Paperchase gibi kırtasiye türevi dükkanlardan da uygun fiyatlı ve orjinal birçok şey bulabilirsiniz. Eski kitapçılardan ve Charity Shop’lardan çok ucuza kendiniz için ve çocuklar için kitaplar bulabilirsiniz. Meraklısıysanız vintage tarzı pek çok ürün bulabilirsiniz buralarda, ben eski fincanlar almayı seviyorum buralardan, ya da kullanılmış ama çok temiz ahenkli şapkalar, dantel eldivenler, kıyafetler, retro dergiler bile bulabilirsiniz. 

Matilda-11.2-040311
                                                 Matilda (Click to see the photo source)

‘Londra’ya gelmişken yapılacak en iyi şeylerden biri de bir müzikale gitmektir’ demişti tatlı arkadaşım Ginny. Gerçekten öyle, bir akşamınızı ayırıp dünyaca takip edilen bu müzikallere ya da bir tiyatroya muhakkak gidin. Çünkü bu gösteriler muazzam materyaller kullanılarak, paralar akıtılarak yapılıyor ve sahnede inanılmaz performanslar sergiliyorlar, genelde gittiğinize değiyor. Shakespeare Globe’da Kış Masallarına gittim ve gençliğinin üçte ikisi tiyatroda geçmiş biri olarak kafamda bir çok şimşek çaktı. Şimdi de Matilda’ya gitmek istiyorum, bakalım nasipse.

Thames Nehri turu, London Eye, Madame Tussauds, Sherlock Holmes Museum, Greenwich Gözlemevi ve Sıfır Meridyeni, çok çeşitli konularda farklı müzeler de vaktiniz varsa gezilecek görülecek iyi yerler olabilir.

 

Bu yazıyı biraz genel bilgi için yazdım, hani ilk etapta yapılabilecekler, gidip görülecek yerler niyetiyle. Birkaçı hazır sonraki yazılar ise Londra’da Yaşam, Boş Zamanlarda Londra’da Yapılacaklar ve Londra’nın Alternatif Rotaları olucak.

 Keyifli gezmeler!

2 thoughts on “Londra Gezi Rehberi

  1. Cok sevdim keyifle okudum yazinizi..bahsetiginiz terletden gezdiklerim de var henuz gezemediklerim ve malesef hic yapamayacaklarim muzikal gibi..bebek uyandi yorum yarim kaldi…

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s