Tebdil-i Mekan: İngiltere’ye taşınma

DSC_0645Taşındık. İngiltere’de yeni bir hayat kurmaya, yabancı sokaklara alışmaya, ev aramaya çabalıyoruz. İlk günler zor günler tabi, hep öyle değiller mi? Sonra bir alışma, kanıksama hali. Bazen yadırgama ve sorgulama. Hepsi kendi dengesiyle yaşamın döngüsü içinde yerini buluyor. Bazen bayıldığın, bazen bunaldığın hatta tiksindiğin oluyor. Peşine düştüğün ve arkana bakmadan kaçtıkların oluyor. Yeni bir yer demek yeni olumluluk ve olumsuzluklar barındırıyor. Varolanları senin anlamlandırmanı bekliyor algıların ve senin için yepyeni bir şey oluyor ömründe. İşte yeni bir yer demek böyle hissettiriyor bana.

Çok tuhafsadığım aynı zamanda çok da sevdiğim şeyler var burada. Bu konuda yazacaklarım kesinlikle kişisel olup belli bir insan grubuyla, belli bir milletle, ırkla ilgili değildir, İstanbul’da da olabilir, Pekin’de de. Bizde de az değil, var işte her yerde. Zira Londra yetmiş iki milletten insanın bolca bulunduğu, küçük Amerika tarzı bir kozmopolit şehir. Herkes benzer güzellikleri ve olumsuzlukları yapabilir.
– Pratik bir insan olduğumu sanageldiğimden soldan akan trafik karşısında bu kadar afallayacağımı beklemiyordum ilkin. 30a yakın yıldır öğrendiğim, uyguladığım sistemin tam tersini yapmak hakkaten zor geldi. Hele ki iki katlı otobüslerin ikinci katındayken, otobüs sağa dönce mesela, dönüyor sonra sola tarafa geçiyor ya işte gözlerimi kapıyorum o an, sanki karşıdan araba geliyor da çarpışacak gibi :) Ben ki gelmeden soldan akan trafikte araba kullanmaya hevesleniyordum, durup durup bir denemek istiyorum diyordum. Şimdi mesafeliyim bu hevese ve geniş güvenlik önlemleri alınmadıkça denemem heralde diyorum. Yine de kafamın bir köşesinde, delice bir istek var, hiç olmazsa bir kez burada araba kullanmalıyım! :)
– Temizlik anlayışı kahrediyor beni. Ben ki domestosla dünyaya gözlerini açmış bir kadın topluluğunun üyesiyim. Her yer acayip pis geliyor bana. Otobüsler, umumi yerlerin çoğu, sokaklar…  Otobüslere çöp atan insan var mesela. Yere tükürme huyu var, kalabalık sokaklar bu anlamda çok pis. Her gün yağmur yağmasa kendi tükürüklerinde boğulurlardı herhalde diyorum. Allahtan ‘savunma mekanizmaları’ diye bir şey var da pskilojim iyi üstesinden geliyor, bir süre sonra göz görmez gönül katlanır oluyor. Neyseki şu an yaşadığımız yer yeni yapım ve ilk biz kullanıyoruz. Nasıl bir rahatlık, mutluluk hissi anlatamam.
– Şekle göre yargılamama. Bunu herkes yapmıyor olabilir ama bazı şeyler toplumun genel iklimine hakimdir ya, bu öyle bir şey. Herkese karşı en azından ilk anda aynı tavır var. Bir budist otobüs şöförü de var takkeli sakallı otobüs şöförü de. Herkes olduğu gibi olmaktan gocunmuyor, bu bence çok önemli bir ülkede.

– Ama söylemeden geçemeyeceğim! Ne olacak bu dünya abiye tasarımlarındaki estetikten uzak korkunç tasarımların hali! Bugüne kadar nereyi gezdiysem ömrümde hep abiye tasarımları kötüydü ya! Yine mi?! Hayır çok ilgilendiğim bir konu değil ama bu konudaki zevksizlik tuhafıma gidiyor :! Houte Couture’a kaldık gene!

– Bozuk paralar, minnak penceler, her yerdeler ve can sıkıcılar!
– Devasa parklar ve bahçeler! Buralar benim hayal mekanlarım, ilham perilerim oldu. Nasıl iyi geliyor şehrin ortasında bir değil onlarca, kocaman yemyeşil korunmuş doğalar. Zihnini şehirden arındıran uzun yürüyüş parkurları her şehrin ana damarı olmalı, anlıyor bunu insan. Alexandra Park var mesela bir sarayın bahçesi, şehrin göbeğinde ama içine girince uzaklaşmış hissi veriyor insana. Gezilecek yerler listesi yaparken bir de park ve bahçeler için ayrı başlık açtım, o kadar iyi geliyor ki buralara gitmek, doğayla iyileşmek, kendini dinlendirmek. Ot, çiçek, yaprak toplamak, fotoğraf çekmek, bir şeyler karalamak, yaslanıp bir ağacın gövdesine yaşamın dengesini izlemek.

– Siyahi bebek hastası ben bayılıyorum burda, siyahi çok insan var ve çok bebek var! Birinin annesi müsade etse de gönlümce mıncıklasam koklasam! :)
– Metronun kolaylığı. Zaten pratik olan ne varsa fethediyor beni. Şehri ağ gibi örmüş 15 hat düşünün, dakikada bir son derece hızlı bir uçtan diğerine gitmek, daha ne istesin bir metropolitan yorgunu!
– Dışarda yemek yeme lüksü. O ne lüksmüş arkadaş öyle! Hiç bir yerde hiç bir şey yiyemiyorsun! Kıytırıktan saçma sapan dükkanlar kondurmuşlar bir helal yazısı hemen inanıp da atlamanı bekliyor ama bir şey yiyebileceğim bir yer bulamadım ben henüz, bilen beri gelsin! Türkiye’de olup da okuyanlar da kendilerine benden bir döner söylesin!
– Yiyecek genel sıkıntı zaten. İçlerinde ne var ne yok, tek tek hammaddeye kadar araştırmak evet Türkiye’deyken de yaptığımız bir şeydi ama işte burada iki kat enerji harcıyorsun. Tanıyıp bilmeyince öyle hemen de bulamıyorsun herşeyi. İlk günler öyle içime işlemiş ki yemek bulamama korkusu (sanki daha önce hiç yurt dışında yaşamamışım gibi), bir Türk marketi bulup da bakliyat filan görünce soyduk soğana çevirdik dükkanı. Meğer ne kıymetliymiş hepsi. Meğer evinde kavanoz kavanoz bakliyat saklamak ne lüks işiymiş.

DSC_0489


DSC_0516


DSC_0566

DSC_0438


DSC_0627

Yurtdışında yaşamak, gezmekten çok farklı bunu görüyor insan. Bir kaç günlüğüne ya da haftalığına gezip eve dönmekle, gelip burada bir yaşam kurmak arasında çok ama çok fark var. Kişisel olduğu için zorlandığım noktalardan çok bahsetmek istemiyorum ama evet kabul ediyorum ki kolay değilmiş. Dışarıdan göründüğü gibi hiç değil. Litvanya’daki aylarıma hiç benzemiyor. Hadi bir haftalığa filan yere gidelim rahatlığına hiç benzemiyor. Cazip yanlarından çok zorlukları var bence yurt dışında yaşamanın. Daha da uzun kalırmısın deseler uzunca düşünürdüm kesinlikle.

Bana gelince. Değişimin, yeniliğin hayatıma izdüşümünü izliyorum. Çok yoğun bir tempodan çıktığımı ve artık o kadar da yoğun olmayacağımı sanarken bambaşka bir koşuşturmanın içine düştüm gibi hissediyorum. Bir şekilde ayak ydurmaya çalışırken görebildiğim kadarıyla güzellikler yakalamaya çalışıyorum.

İçimde her an canlı bir keşfetme arzusu var. Şu an engel olan bir kaç şey var, iple çekiyorum bu engeller kalksın da yaptığım uzunca ‘yapılacaklar ve görülecekler listesin’ e bir an önce başlayayım. Bir de hiç bir türlü sorumluluk almayasım var. Ne bir iş, ne bir sosyal ortam, ne bir proje hiç bir şey üstlenmek istemiyorum. Öyle gamsız bir dönem yaşayasım var. Yakın ilişki kurmaktan kaçıyorum. Kimseyle iyi geçinmek için uğraşasım yok galiba. Arkadaşlık sorumluluğu bile üstlenmek istemiyorum. İlişkilerinde çok hassas olan ben için anlayışla karşılanabilir geliyor bana. Türkiye’den tanıdığım bir kaç kişinin burada olduğunu duydum, bir onları görmeyi çok istiyorum. Onun dışında her şey yük gibi geliyor gözüme. Birisi gel birlikte bir şey yapalım dedi mi bahaneler üretip kaçıyorum. Biraz bıkmışım galiba. Bir kendime dönesim var. Yalnız kalasım, ertelediğim heveslerime yönelesim, okuyasım, yazasım, fotoğraf çekesim, yepyeni şeyler öğrenesim var. Fotoğraf çekmeyi öğreniyorum ki bu hep yapmak istediğim şeydi. Daha bir dolu şey vardı yapmak istediğim. Bloğu yenilemek, daha istediğim gibi tasarlamak istiyorum. Zaten bloğun ismini değiştiresim vardı ne zamandır. Başlangıçta bayılarak koyduğum ama artık kendimi ait hissetmediğim bu isimle ilgili çalışmalar devam ediyor ;)

Çiçeklerini keşfetmek istiyorum buraların. Dağlarını gezmek, ağaçlarını tanımak, ‘o an’ larını yakalamak. Yollarında kaybolmak, daha önce görmediğim güzellikleri fark etmek istiyorum. Bir şehrin ruhunu hissetmek istiyorum. En çok okumak, okumak, okumak istiyorum. Deli gibi örgü örüyorum. Müzik dinliyorum. Gündüz çok yoruluyorum ama şikayetçi değilim galiba :) İçten içe ve dışdan içe değişiyorum ve gittikçe heyecanlanıyorum. 


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s