Litvanya – bir şeyler var bende senden bir parça

Siauliai

Siauliai’de gün batarken

Ah Litvanya! Kuzey Avrupa ülkelerinin içinde en içimi acıtan, yarı memleket bildiğim, ne kadar gelişse o kadar sevineceğim kanadı kırık, ama ufku geniş ülke… Baltık ülkeleri diye geçen üç ülkeden -Estonya, Letonya, Litvanya- biri olan Litvanya zamanında Rusya’dan hatıralardan kolay kolay silinmeyen dünyadaki nadir zulümlerden birini görmüş. Aslında tüm Baltık ülkeleri bu zulümden nasibini almış ama tabi bana Litvanya’yı yakından görmek nasip olduğu için ancak ondan bahsedebilirim. Birinci Dünya Savaşı ayrı, İkinci Dünya savaşı ayrı vurmuş. Son iki yüzyıldır istenmeyen ama ganimetlerinden de vazgeçilmeyen üvey evlat olmuş güçlü devletlerin elinde. Savrulmuş ve yaşam savaşı vermiş adeta. Aradan çok zaman geçmiş ama sokaklarında yürürken rahatlıkla hissedeceğiniz savaşın izleri hala taze.



Yıl 2010, Ocak ayı. İstanbul’dan uçup Letonya’nın başkenti Riga’ya iniyorum. Işıkları çok hoşuma gidiyor Riga’nın. Sonradan öğrendiğime göre Baltık şehirlerinin en renklisiymiş Riga. Karlarla kaplı bembeyaz masalsı bu şehri ardıma alıp güneye doğru bir otobüse biniyorum. Üç aylığına yaşayacağım şehir Siauliai (Şövley) Litvanya’nın kuzeyinde ve Riga’dan otobüsle bir saat. Bir Ermeni ve bir Brezilyalı ile ( bir de ben Temel, fıkra gibi :) ) yaşayacağım eve eşyalarımı bırakıp eğitim alacağım Kaunas’ın bir kasabasına doğru yol alıyorum. Yol boyunca uçsuz bucaksız bembeyaz karla kaplı tarlalar, ovalar görüyorum. Ömründe hiç bu kadar KAR’ı görmemiş biri olarak cama yapışarak yolculuk ediyorum. Sonra Litvanya’daki ilk bir kaç hafta bu görmemişlikle Litvanyalıların garip bakışları altında sokakta kendi kendime karla oyun oynuyor, temiz bulduğum yerlerdeki karları yiyor, çok beğendiğim gerekçesiyle avuç avuç top yaptıklarımı eve, odama getiriyordum. Bir süre sonra arkadaşlarımın eğlencesi oldu bu, belediyenin temizlemesine gerek yok sen temizlersin bütün caddeyi diye takılıyorlardı halime.

Kaunas’daki köy
Kaunas

Kaunas’ta hem eğlenceli hem çok şey öğrendiğim hem de bir dolu arkadaş edindiğim bir kaç gün geçirdim. Eğitim esnasında kaldığımız koca villada yemeklerimizi yapan iki yaşlı hanımefendi eğitimin bir parçası olarak öğleden sonra çayında bize katılıp Litvanya tarihini anlattılar canlı tanıkları olarak. İngilizce bilmedikleri için eğitmenimiz çeviriyordu Rusçadan. Kendi ailelerinden, kardeşlerinden, savaşın acı hatıralarından bahsettiler. O kadar yoğun o kadar içten ki anlattıkları bir süre sonra ağlamaya başladılar. Babası Ruslara esir düşüyor ve Sibirya’ya sürülüyor, diğer bütün Litvanya erkekleri gibi. Annesi sahipsiz ve üç çocukla bir başına kalmanın çaresizliğiyle kocasının peşine düşüyor. Bu uzun yolculuta kardeşlerinden biri dayanamayıp hastalanıyor ve ölüyor. Annesi çocuğunun kaybına dayanamıyor ve o da ölüyor yolda. Kendisi kardeşiyle bir başına yolları tüketiyor babasını buluyorlar fakat eve döndükten kısa bir süre sonra babasını da kaybediyorlar. Diğer hanım da benzer bir hikayeye sahip. Zaten sonra ekliyorlar, Litvanya’da kimsenin dedesi ortalıkta yoktur diye. Gerçekten de çok fazla yaşlı erkek göremiyorsunuz sokaklarda. Her evden en az bir yetişkin erkek kayıp veriliyor savaş ve sürgünde. Onlar ağlıyor, türlü milletten bizlerin içleri parçalanıyor. Litvanya’daki yaşlılar Rusları sevmiyor. Çok iyi Rusça biliyorlar. Gençler de Rusçadan ziyade İngilizce iyi biliyorlar. Ve dünyadaki bir çok toplumda olduğu gibi farkındalıkları çok düşük yaşadıkları toplumun geçmişine. Daha çok Pogo yapmak, iyi giyinmek, bir an önce yutdışında bir ülkede üniversite okumaya gidip bir daha geri dönmemek çekiyor ilgilerini.

Bir keresinde Siauliai’den Panevezys’otostopla giderken bir yüksek mühendis bizi gideceğimiz yere kadar bırakmaya gönüllü oldu ve yol boyunca kaliteli bir sohbet yaptık. Milletinin derdiyle derlenmiş bir adamdı. Bir Avrupa Birliği’nin uyum yasaları kılıfıyla ülkedeki fabrikaları bir bir kapattığından dem vurdu, bir gençlerin ülkelerini hakir görmelerinden, yeterince sahiplenmeyişinden. 

Onunla konuştuktan sonra uzun süredir yaptığım gözlemler anlam kazandı. Kafamda biriktirdiğim sorularımın cevaplarını almaya başladım. Gördüğüm tablo karşısında çaresizlik yüreğimi dağladı, o andan sonra Litvanya kurtarılacaklar listeme girdi. 

Sonra çalıştığım okulda en yaşlı öğretmenlerden biri olan Tanya’yla beklenmedik bir dostuk gelişti aramızda. Birbirimizde bulduğumuz ama ne olduğunu bilmediğimiz bir hisle bir bağ kuruldu aramızda. Okul dışındaki zamanlarda bir kafede buluşup bazen hiç konuşmadan, bazen de hiç susmadan saatler geçirir olduk. Oscar Wilde’den girip Virginia Woolf’dan çıkar, bir toplumun ahlaki temelleri, Litvanya ve Türkiye’nin geçmişi ve gidişatı üzerine uzun sohbetler yapardık. Birbirimize minik hediyeler alır, utangaç bir tavırla armağan ederdik. Ve Tanya benim Litvanya’dan aldığım en güzel hediye, tanıdığım en güzel Litvanyalıdır. Bir daha oralara gitme sebebim olacaktır inşallah. Çünkü onun yanında olmak, onu mutlu etmek istiyorum.

Tanya’yla buluşma kafemiz: Presto Cafe



Tanya’yla sohbetlerimizin de çok etkisi vardı Litvanya hakkında yüzeyden azıcık daha derin fikir sahibi olmamın. En önemli sorun ülkeyi kalkındıracak olan gençlerin daha iyi şartlarda okuma hayaliyle yurtdışına gidip geri dönmemesi. Gençler terk ettiği için sanki yaşlılar ve çocukların yaşadığı bir yer gibi Litvanya.

Litanya’yı daha iyi anlayayım diye bir öğrenciyi Litvanya Tarihi dersi çalıştırmaya kalktım. Litvanya tarihini bildiğimden değil, sistem olarak ona nasıl çalışması gerektiğini gösterirken çok şey öğrendim. Bunun yanı sıra her hafta iki saat Litvanca dersi aldık arkadaşım F. ile. İngilizce bilmeyen bir öğretmenimiz vardı ve çok zordu anlaşmak ama üç ayın sonunda fillerin çekimlerini yapabiliyor ve kendimizi tanıtacak ya da bir sıkıntımız olduğunu söyleyecek kadar çat pat bir şeyler öğrendik. 

Siauliai merkez caddesi, Ocak ayı, kar yığınları
Kepyklele Starbucks gibi yaygın (bir take-away) kahveci



Siauliai’in en işlek caddesinin üzerinde küçük ama şipşirin bir evimiz vardı. Birbirimize alışma sürecini atlattıktan sonra iyi bir hava oluştu ev arkadaşlarımla aramızda. Benden bir ay sonra Türkiye’den gelen F. ile dört kız güzel seyahatler yaptık diğer kentlere. Yüksekte olan evimizin gün batımını gören mutfak penceresi en çok vakit geçirdiğimiz yerdi. Günü orada bitirir, sabahı orada karşılar, ancak güneş doğarken geçerdik odalarımıza. Hiç yokuşu engebesi olmayan ve koca bir düzlüğe kurulu olan Siauliai’de gün batımları en unutulmazlardandır hatırımda. Bir de odamdan caddenin manzarası.

Odamdan gün doğumu



Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s