Bisikletlendik!

Kısacası nasip, uzuncasını anlatıyorum:İki hafta kadar önce bankada randevum var Patrick’le, bizim işler için görüştüğüm bankacı, her zamanki gibi büyük bir sevecenlikle karşılıyor, buradaki bankacılık sistemini bilmediğimden dolayı sorduğum en abuk sorulara bile sabırla,tane tane anlatarak cevap veriyor. O günün güzel geçeceği onun yüzümde bıraktığı gülümsemeden belli sanki. Çıktım bankadan, semt olarak sevimsiz bulduğum ama renkliliğine de hep hayran olduğum bir sokakta başka işimi yetiştirmeye vakit var diye ne zamandır uğramadığım charity shop’lara bakayım dedim. Şöyle eskitme bir mont istiyorum, tercihen bir annane tarafından bırakılmış, hani sezon da bitti ya kesin güzel parçalar düşer diye bakınıyorum. Birinden çıkıp ötekine giriyorum ama yok istediğim gibisini bulamadım. Sonra bir dükkanda bakınırken bir kadın eşya bağışlamak için içeri girdi, elindekileri bıraktı ve tezgahtar kıza taşınmak üzere olduğunu elinde iki tane bisiklet olduğunu verecek yer bulamadığını ve onların kabul edip edemeyeceğini sordu. Benim kulaklar Midas bu arada. Kız bisiklet kabul etmediklerini söyleyip, daha büyük bir yardım kurumuna bırakmasını tavsiye etti. Geldiğimizden beri bisiklet diye sayıkladığımı, sadece bisiklet sevdası için değil hakikaten ulaşımımı kolaylaştıracağı için kenara üç beş biriktirdiğimi, her ne oluyorsa bir şekilde başka bir ihtiyaca gittiği için sürekli ertelediğimi, belki de bu dükkana giriş sebebimin bu olduğunu saniyeler içinde düşünüp atladım. Normalde hiç atak davranamam böyle şeylerde, hatta istemeye gireceği için çok çekinirim ama bunu bir işaret olarak algılayıp çıkarken kapıda yakaladım kadını. Ben talibim dedim, fiyat teklif ettim, taşınacağını için bisikletlerden kurtulmak istediğini, parayla uğraşmak istemediğini, ne kadar hızlı gelip alırsam o kadar mutlu olacağını söyleyip adresini yazıverdi kağıda, ertesi gün gidip aldık ama nasıl oldu da bisikletimiz oldu şaşkınız. Hem de iki tane! Bakımlarını yaptırdık, elden geçirdik, boya alıp hafif paslanmış yerlerini elden geçirmeyi, bir de karpuz örüp direksiyona asmayı düşünüyorum. 🍉😜Olayı nasıl romantize ettiysem en son bisiklete araba kokusu bakarken buldum kendimi. 😂 

Umut Hikayeleri -1

İki yıla yakındır garip bir koleksiyon yapıyorum. Böyle halka arz etmediğim birkaç garip koleksiyonum daha var, ama bu başka.

Bir ya da bir buçuk sene önce ülkece çok zor dönemlerden geçiyorduk, bombalar, kaos, çocuklara ve kadınlara yapılan olumsuzluklar had safhadaydı. Hemen her gün şoklar içinde kaldığımız olaylar yaşanıyordu ve toplu bir şekilde deneyimlediğimiz bu umutsuzluk, bu toplumun bireyleri olarak bizlerde derin kırılmalar yaşatıyordu. Benim de özellikle çocukların yaşadıklarından çok etkilendiğim, hasta olacak kadar kafaya taktığım bir dönemdi. Sanırım ileride 2015 ve 2016 yı böyle hatırlayacağım. O dönem o kadar kaybolmuştum ki haberlere bakmaktan artık nefes darlığı yaşamaya başladım.

Sonra bir gün kırılma noktası yaşatan bir haberle karşılaştım. Uzun süredir unuttuğum bir duyguyu hatırlattı bana bu haber; umudun getirdiği neşeyi. Dedim ki bi dakka ya, herşey kötü değil, hep kötü olmayacak dünya, iyiler de var ve ben yanlış algılıyor olabilirim ama belki de kötülerden daha çoklardır ve iyilerin çoğalması bizzat benim, ve diğer herkesin, umutlu olmasına bağlıdır.

Sonra bu haberi aldım sakladım. Kıymetlim olmuştu bu haberdeki hikaye, umutsuzluğumu iyileştirdi, kalbimi onarmaya vesile oldu diye çok hürmet ettim, tanıdıklarımla paylaştım, paylaştıkça etkisini daha kuvvetli hissettim ve daha çok sevdim. Bir süre geçti bir başka hikayeyle karşılaştım, aynı duyguyu yarattı içimde, ve hemen onu da arşivledim. Böyle böyle derken bu umut dolu hikayeler birbirini çağırmaya, heybemde toplanmaya başladı, ben de ‘Umut Hikayeleri’ koydum ismini. Hatta o dönem sosyal medyada kadınların oluşturduğu bir sivil dayanışma grubu aracılığıyla insanlarla paylaşalım dedik ama sonradan olmadı. Şimdi burdan zaman oldukça, elime geçtikçe paylaşmak istiyorum bu topladığım hikayeleri. Kim bilir, başkalarının da ihtiyacı vardır belki.

Belki birçoğunuz zaten görmüştür bu haberi. Haber eski olabilir fakat etkisi her okuyuşta tazeleniyor, garanti veriyorum.

Haber şöyle:

Kendini kurtaran adam için 8 bin kilometre yüzüyor

Dünya, her yıl 8 bin kilometre yüzerek kendisini kurtaran adamın yanına onu görmeye gelen pengueni konuşuyor.

fft107_mf7299620Radikal – Güney Amerika Macellan pengueni olan ‘Dindim’ 2011 yılında Rio de Janeiro yakınında bir adanın sahiline her yeri petrolle kaplı bir şekilde çıkar. Adanın yerlisi, önceden duvar ustası olarak çalışmış şimdi ise balıkçılık yapan Joao Perreira de Souza pengueni can çekişirken görür ve yardım etmeye karar verir. Minik penguen Dindim ve 71 yaşındaki Joao’nun arkadaşlıkları burada başlar.

Joao ölmek üzere olan pengueni alır ve yardım etmeye çalışır. Tüylerindeki petrolü temizler, onun eski sağlığına dönmesi için elinden geleni yapar. Penguen için balık tutar ve onu besler. Bir hafta sonra penguenin artık sağlığına kavuştuğunu düşünür ve onu ait olduğu yere yani denize bırakmaya kara verir fakat penguen gitmek istemez.

Penguenin gitmek istememesinin ardından Joao ve Dindim beraber yaşamaya başlar. Joao, penguene Dindim ismini o zaman koyar. 11 ay beraber yaşadıktan sonra Dindim ortadan kaybolur. Fakat Dindim birkaç ay sonra geri gelir ve balıkçıyı bulur. 5 yıldır Dindim ve Joao yılda 8 aylarını beraber geçiriyorlar. Joao , Dindim’in geri kalan zamanlarda Arjantin ve Şili kıyılarına çiftleşmeye gittiğine inanıyor.

Penguen her yıl, Şili ve Arjantin kıyılarından Brezilyaya 8 bin kilometre yolu yüzüyor.

Joao ise: ‘Hiçkimsenin kendisine dokunmasına izin vermiyor. Kendine dokunmak isteyen olursa onu gagalıyor. Onu beslememe, balık yedirmeme izin veriyor. Her zaman herkes bir daha dönmeyecek diyor fakat o her sene geri dönüyor. Her yıl Haziran ayında gelip Şubat ayında gidiyor. Her yıl daha sevecen oluyor, beni gördüğüne mutlu olduğunu hissediyorum’ diyerek penguen hakkında duygularını anlatıyor.

Yazı ve fotoğraflar şu linkten alınmıştır: http://www.radikal.com.tr/hayat/kendini-kurtaran-adam-icin-8-bin-kilometre-yuzuyor-1526545/

Serçelerin Şarkısı- Macid Macidi Filmleri

downloadBir film klubünde ev ödevi vermişlerdi Cennetin Rengi’ni. Sinema diliyle insana, fıtrata dair tutulan bu ayna karşısında şaşa kalmıştım. Müthiş ve müthiş bir filmdi. Sonra yıllar geçti Cennetin Çocukları’nı izledim. Çocukluğuma döndüm, yeni bir pabuç etrafında dönen hayatı başka bir aynadan gördüm. Dev problemler karşısında kendine bakan kısmını çözme arzusunda deneyimsiz fakat kıvrak çocuk aklının masumluğunu. Serçelerin Şarkısı ise son izlediğimdi ve artık bir kenara not etmesem olmazdı bu efsaneyi.

Bir kere filmin afişi çok başarılı, tezat renkler, semboller, çocukların tişörtlerinin renkleri ve altınsı rengiyle hazine çağrışımı yapan balıklar. Filmin adındaki serçeler hiçbir yerde yok ne ilginç. Film boyunca serçe bağlantısı arıyorum fakat yok. Sadece son sahnelerden birinde,ufacık bir detay. Nedenini de daha sonra film hakkında okuduğum bir yorumda buluyorum. Meğer aslında serçenin güzel ötüşüyle ünlü bir kuş olmaması, sıradan ötüşlü bir kuş gibi sıradan insanların kendi şarkısını sembolize ediyormuş.

Bu film insanın kenarda köşede kalmış, hepimizde olan ama öne çıkarılmamış, hep görülmüş ama değinilmemiş, alabildiğine doğal, olabildiğince insani, fıtri yönlerini ve yaratılışın hediyesi olan ‘imtihan’ ı anlatıyor. Çok basit bir noktadan nasıl hırslarımıza yenildiğimizi, hepimizin içinde bir şekilde olan o ‘üç kuruşa tav olma’ durumunu, vicdanın gitgellerini ve huzurun aslında vicdanın rahat oluşunda yaşadığının resmini gösteriyor. O kadar hayattan o kadar hayattan anlar var ki, hayatın kendi çarpıcılığı daha doğal nasıl anlatılırdı bilemiyorum.

Yoksulluk içinde ailesini helal parayla geçindirmeye çalışan sıradan bir yurdum insanı Kerim’in hikayesi. Elinde olmayan bir sebeple işten çıkarılıyor ve kurulu düzenin bozulmasıyla bir imtihan süreci başlıyor. Yeni iş araması bulması, bulunca tutunması hepsi ayrı bir dert ama asıl hikaye zor duruma düşen birinin zor olmayan günlerdeki sabrını sürdürüp sürdüremeyeceğini gözlemliyor. Yabancı yorumlarda okuduğum kadarıyla bu noktada De Sica’nın Bisiklet Hırsızları filmindeki karaktere benzetiliyor Kerim, ancak herkesin büyük büyük altını çizdiği bir nokta var ki Bisiklet Hırsızları’da yapılan yanlış makul gösterilip hoş görülüyor, ancak Serçelerin Şarkısı’nda hikaye yanlış hangi koşulda olursa olsun yanlıştır ve yanlışı seçmektense onurlu kalmak yeğdir fikrine bağlanıyor. Ki bu nokta, çok genel de olsa Doğu ve Batı sinemasının insana bakış açısındaki temel farklardan birini ön plana çıkarıyor.

Bir sahne daha var ki o da sinema tarihinde görsel olarak olay olmalı sahnelerden…  Adamın mavi kapıyı sırtına alıp yeni sürülmüş koca bir tarlada yürüyüşü. Bu nasıl bir görsel sanat yönetmenliği, nasıl sembollerle çoşmuş ve film boyunca sessizce ilerleyen çağrışımların dışa vurduğu bir sahnedir! Hırs var bir önceki sahnede, hışımla kapıyı yanlışlıkla verilen yerden geri alırken dev kurak bir tarlanın içinde masmavi bir kapıyı sırtlayıp yürüyen bir adam görüyoruz, tıpkı o kurak tarla ortasında duran kapı gibi olan şu fani dünyanın aldandığımız renkleri gibi bir mavilik. O tatlı maviliğe aldanıp altına girdiğimiz yükler… Müthiş bir sembolizm örneği. Bu tek sahnede öyle şeyler anlatıyor ki yönetmen, anlayıp toparlamak için uzun uzun düşünmek gerekiyor. Sonuçta bana öyle geliyor ki basip hesaplar uğruna aslında dünya hırsıyla altına girdiğimiz yükleri resmediyor bu sahne. Hışımla paylaşmaktan vazgeçişimiz ve içine düştüğümüz manevi fakirlik…

avaze_gonjeshkha_75_t600Bir sahnede çocuk babasına portakal suyu alıyor, babası çocuğa da içmesini söylüyor ama çocuk portakal suyunu sevmediği cevabını veriyor. İşte bu, bir çocuğun olgunlaştığı anın fotoğrafıdır ve bunu yaşayan çocuklar- ki kendilerini bilirler- birçok büyüğe tercih edilesidirler. Zordur böyle bir çocuk olmak, çünkü tam olarak bir çocuk olamamışlık vardır ama bu tip insanların yetişkinlikleri efsanedir. Çünkü sonradan çok zor öğrenilen duyarlı, insancıl, diğergam olmak gibi kimi asil karakter özelliklerini çok önce kazandıklarından yetişkinliğe giden yol onlar için daha önce başlamıştır. Malesef yokluktur bunu öğreten, varlık içinde olan, herhangi bir şeyin mahrumiyetini yaşamayan çocuk için çok zor kazanılır. Yeryüzünde bu olgunlaşmayı sinemaya taşıyan bir yönetmen olduğu için, ve onunla aynı dönemde yaşadığım için, içimde açıklanamayan bir sevinç.

Bir başka çok etkilendiğim sahne kuyuyu temizlemeye çalışan çocukların üzerine, kuyunun tepesindeki deliklerden girip nüfuz eden güneş ışığının olduğu an. Masum bir niyetin (çocukların kuyuyu akvaryuma dönüştürme niyeti) ilahi bir aydınlıkla izleniyor, korunuyor sanki. Görsel komposizyon olarak da böyle deli edici sahnelerle dolu film., izlerken koltukta dört döndüğüm oldu bu yüzden…5220_0001_img_fix_700x700

Bu arada filmin başrolündeki Reza Naji’nin de performansı çok etkileyici, bu yüzden midir acep Macidi’nin her filmde bu yetenekli oyuncuyla çalışması…sparrow_5

Macid Macidi’nin en sevdiğim özelliklerinden biri vereceği mesajı didaktik bir çok bilmişlikle değil hepimizin başına geldiğini hissettiğimiz doğal anlarla aktarması. Erik sahnesinde mesela, Kerim bir adamı bir yerden başka bir yere taşıyor, adam fazla para verip uzaklaşıyor, Kerim sesleniyor ama duyuramıyor kendini, sonra aslında hakkı olmayan o parayla gidip erik alıyor ve o hakkı olmayan parayla alınan erik ona nasip olmuyor… Çok öz bir ders gibi işliyor bunu Macidi ama büyüklük taslamadan, usulca hem de zarafetle anlatıyor. Bir de alışageldiğimiz iyi kötü karakter gibi sınırlandırmaları kırıyor Macidi, kimse mutlak iyi ya da kötü değil, kötünün iyiye yüzünü dönmesi için hep bir şans var ve iyinin gaflete düşüp yoldan çıkması da pek ala mümkün. Kötünün hep kötü kaldığı, iyinin abartılı bir ulaşılmazlıkta olduğu genel akım sinemada bu olguyu görmek izleyicinin hoşgörü çeperini genişletiyor bir bakıma. Bu çok önemli bir unsur çünkü artık günümüzde ‘insan, izlediğidir’.

Boşuna fıtratın sinemacısı demiyorlar Macid Macidi’ye. Başka bir yazıda şöyle bahsedilmişti usta yönetmenden: ‘Hayatın sıradanlığından hikmetin sıradışılığını damıtır Macidi.’ Macidi için çok doğru kurulmuş bir cümle.songof-sparrows9

Google’da araken karşılaştığım ve Engin Elman’ın Ay Vakti dergisi için yazdığı filmle ilgili harika tespitlerle dolu yazısından bir bölümü alıntılıyorum:

‘… Macidi filmlerinde balık ve su metaforlarının sık kullanılması boşuna değildir elbette. Serçelerin Şarkısı filmi başından sonuna kadar balık filmidir nerdeyse. Çocuklar bir bataklığın içinde rengarenk Japon balıkları topluyorlar, çocukça hayallerini gerçekleştirmek için. Oldukça çok balık toplamayı, balıkları satıp zengin olmayı hayal etmektedirler. Bu zengin hayallerin gerçekleşme ihtimali ise bir bataklığın içinde aranıyor. Fikrimce çocukların çok balık yakalama hırsı, insanın dünyevileşme yönüne işaret. Yönetmen bunu masum çocukların dünyasından sergileyerek manidar bir mesaj vermiş olmalı. Modern dünyanın menfi düşünceyi, insanın maddi mücadelesini ta çocukluğuna kadar dayatması bugünkü trajedimizin boyutlarını gözler önüne sermektedir. Halbûki çocuklar masumca hayaller kurmakta, bunun makul bir durum olduğunu izleyiciye sergilemektedirler. Hatta izleyici çocukların bu hayallerini gerçekleştirmesini içten içe arzulamaktadır. Fakat yönetmenin amacı sadece bu mudur, sadece bu değildir tabi. Her ne kadar çocukların dünyasından verilmiş olsa da hakikatte paranın peşine düşen, gözlerini para hırsı bürümüş insanların akıbetinin bir şekilde ibretle dolu olması kadim bir nasihattir bütün dünya insanlığı için. Yani menfi olan her şeyin, menfi düşüncenin, menfi hareketin, menfi konuşmanın eninde sonunda kirli bir sonuca varması kaçınılmaz bir durumdur. Çocuklar masumca hayallerini kirleten bu menfi düşüncenin cezasını çekeceklerdir. Büyük bir plastik küpün içine doldurdukları balıkları koşa koşa paraya çevirmenin hesaplarını yaparken çocuklardan birinin ayağı takılır, küp ellerinden düşer, bir altın huzmesi gibi rengarenk Japon balıkları ortalığa saçılır, ve çırpınıp can vermeye başlarlar. Bu hazin manzarayı şaşkın ve donuk bakışlarla seyreden çocukların hayalleri de tıpkı can çekişen balıklar gibi oracıkta bir bir suya düşer. Çocukların düştüğü yer bir su kanalına yakındır. Balıkları küpe doldurmak isterler; ancak küp patlamıştır. Balıkları kanaldaki suya bırakmaktan başka çıkar yol yoktur. Balıklar özgürlüğüne kavuşur, çocuklarsa aç gözlülük yaptıklarını zamanla anlayacaklardır. Belki balıklar ait oldukları yerde güzeldir. İnsan, eşya, bitki vs. bütün varlıklar yerinde olunca bir güzellik, bir memnun olma durumu arz etmez mi? Sonraki sahnede bir kamyon kasasında yolculuk eden çocuklardan birinin elinde naylon şeffaf bir poşet ve içinde sadece bir tane balık olduğu görülür. Hayallerine kavuşamayan çocukların yüzlerinde kaybetmiş olmanın hüznü vardır. Çocukların yanına oturan adam ‘‘Yalan Dünya’’ adlı içli bir türkü havalandırmaya başlar. Çocukların yüzünde yavaş yavaş bir balığa kanaat edebilmenin tebessümü belirir. Sonunda çocuklar ellerindeki tek balığı da özgürlüğüne kavuşturup çocukça masumiyetlerine yakışan portreyi çizmiş olurlar. Artık balığın ait olduğu yerde olması gerektiğini anlamışlardır. Balık ait olduğu suya kavuşunca filmdeki simetrinin bütünlüğünü tamamlayan parçalardan biri daha tutturulmuş olur. Yönetmen bir taraftan bu mesajı verirken öte yandan ‘‘Bir bataklığın içinde Japon balığı mı olurmuş’’ diyecek seyirciye; hayatın bu kadar çirkef ve berbat görünen sureti içinde küçücük güzellikleri yakalayabileceğimizi gayet güzel somutlaştırmıştır, diyebiliriz….’

Biraz olsun farklı bir sinema diliyle tanışmak, sinemadan öğrenmek ve beslemek dilerseniz muhakkak Macidi filmleriyle tanışın.

İyi seyirler!

Captain Fantastic!

CFday25-580.jpg

rehost%2f2016%2f9%2f13%2f85537bf9-489a-40f9-a97e-8f10475a36bc

Captain Fantastic, toplumun dayattıklarıyla bağdaşamayıp çoluğu çocuğu toplayıp dağlara yerleşen bir anne babanın hikayesi. Yetenekleri, algıları kısırlaştırılan bireylerden olmasın diye çocukları okula göndermeyi reddedip, gerçek ve gerekli bilgiyle büyütüyorlar çocuklarını, hatta birer filozof yetiştiriyorlar, doğruyu yanlışı ayırt edebilen, merhametli, pratik ve kendine yetebilen küçük filozoflar. Bıraksan dünyanın sorunlarını çözecek hale geliyorlar. Doğanın içinde iradenin sınırları zorlarcasına güçlendiği, sistemli ama ruhsuz olmayan bir hayatta büyüyorlar. Babaları herşeyi korkusuzca sorgulatıyor ve tüm kavramları aileden öğrenmelerini sağlıyor. Hemen her konuda açıkça konuşup fikir yürütüyor, tartışıyor, münazara ediyor, karar alacakken oylama yapıyorlar. En küçük yaşta bile kararlarına saygı duyuluyor ama birlikteliğin getirdiği sorumluluklardan kaçınmadan. Evde gerçek bir iş bölümü var, herkesin kalıbına göre sorumlulukları var, biz yapamazsın edemezsin diyerek kısırlaştırıyoruz çocuklarımızın yeteneklerini. Yok bunlar öyle değil, ne yapılacaksa birlikte, eğlenilecekse de birlikte, öyle komün bir yaşam. Evlatlık olarak gidesi gelir insanın.

Sonra tabi bir kırılma noktası, olayların değişmesi, bir  yanlış mı yaptık acaba sorgulamaları ve toplumun kalıplarıyla acıtırcasına yüzleşme. Teyze ve diğer herkes, çocukların hayatının okula gitmeden heba olduğunu, çiftin yanlış yaptığını hatta cahil çocuklar yetiştirdiğini iddia ederken aa o da ne, en küçük çocuklardan birinin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni (evet öyle bir şey var, ben unutuyorum da arada, dünyanın haline bakınca) ezberden okumakla yetinmeyip bir de yorumladığı sahne var ki gerçek bir şok yaratıyor. Sonra işte olaylar olaylar…

Çok çok özgün bir doğası var filmin, Into the Wild’daki gibi çaresiz bir hisle bırakmıyor. Ne bileyim romantik miyim neyim tatlıya bağladı mı seviyorum ben, ama tatlıya bağlamak dediğim  mutlu son değil, daha gerçekçi, çözümcü, insanı yürek sancıları içinde bırakmayan bir geçiş. Bir de manzaralar, ah o dağlar, kamp yaşamının hayat tarzı oluşu, şelalenin altında yıkanmak, daha sağlıklı ve dayanıklı olmak adına lükslerini bırakman özendirici tabi ama hiç de kolay değil şu anki modern hayatlarımızdan bakınca, hele de  kendi yemeğini avlamak kısmısı zor annem. Onca yalnızlığa rağmen kalabalık aile olmanın keyfide başka, hep hayalini kurduğum kalabalık ama bağımsız hayat, bir müzik grubu kuracak kadar kalabalık ve neşeli çocuk sahibi olmak!

Bir de şu hem yazıp, hem yöneten yönetmenler genelde böyle müthiş filmler üretiyorlar. Artık dikkat kesilir oldum güzel filmlerin ardından yazanla yöneten aynı kişi mi diye. Var olsunlar.

CF_03042_R(l to r) Annalise Basso stars as Vespyr, Viggo Mortensen as Ben and Shree Crooks as Zaja in CAPTAIN FANTASTIC, a Bleecker Street release.Credit: Erik Simkins / Bleecker Street

screenshot-2016-12-17-12-10-49 screenshot-2016-12-17-12-16-10

Ve tabiki film müzikleri! Ha-ri-ka!

Sweet Child of Mine yorumu tek başına yeter nerdeyse ve baktım hakikaten oyuncular söylemiş, çok duru çok güzel bir ses kızınki.

Bir sonraki favorim: “Rain Plans” by Israel Nash. Sonra Glenn Gould’un “Goldberg Variations’ çok güzel ilk defa dinledim ve çok hayıflandım. Sigur Rós’u zaten çok severdim, bu şarkısı da filmi çok iyi betimlemiş: “Varoeldur”

Diğer hepsini bir sonraki youtube listesi olarak paylaşıyorum.

Euston- Victoria arası

Euston durağında inip Victoria line a geçmek için platform değiştiriyorum. Southbound platformu çok kalabalık, inen zor iniyor binen ancak bir sonrakine biniyor, normalde 3dk da bir gelen trenin gelmesine 6 dk var. Bir saksafon sesi başlıyor oldukça yakından, sanki istasyonun iç kısmında değil de platformun bir köşesinde çalıyor gibi. Saksafonun dolgun sesinden hoş ve rahatlatıcı, bir sonraki notası tahmin edilemeyen melodiler yayılıyor. Kimisi ücretsiz dağıtılan gazetesine gömülmüş, kimisi elinde valiziyle sonraki trenin dakikalarını kontrol ediyor, kimileri müziğin etkisiyle durduğu yerde sallanmaya başlıyor. Sürpriz bir neşe yayılıyor havaya, arkada oturmuş neye ağladığı belli olmayan bir kadın gözyaşlarını siliyor, az evvel müziğe dikkat kesilmeden önce görmüştüm onu, üzülmüştüm içimden ve her neye ağlıyorsa bir an önce rahatlamasını dilemiştim. Bir hafta önce aynı yolculuğu yaparkenki kendi halimi hatırlatıyor. Müziğin onu rahatlatışını izlemek yavaş yavaş gevşetiyor okuduğum haberlerden ötürü kasılan suratımı… O sırada bir esinti, karanlıkta komik hiç kapanmayan kedi gözleri gibi parlayan iki ışık, tren geliyor. Yığınların arasında kendimi istenmeyen nir misafir gibi zorla kabul ettirdiğim trene ilk binenlerden olup zafer kazanmış gibi sırıtıyorum. Ardımda bıraktığım saksafon sesi ve neşeli tınıları hatırlar hatırlamaz unutuyorum zaferimi.

Bu 6 dklık müzikli an nasıl da unutturmuştu herşeyi. Hep hatırlamadığına ve küçük kesintiler halinde olsa da sıkça derdiyle arasına giren herşey için şükrebiliyor insan.

Ne çok kötülük oluyor bir gün içinde. Zaman, geniş zaman misal ömür, bir altın tozu kesesi gibi, öyle kıymetli, her kötülük yeni bir delik açıyor kesede. Bir o kadar da herbir deliği yamarcasına sürprizler çıkıyor, günde en az birkaç tane ve hepimiz için oluyor bu. Berbat durumlara da düşsek her keseye yama dağıtılıyor.

Victoria hattı üzerinde Vauxhaul’da inip güneye yönüne giden ve Kingston’dan geçen trenlerden birine atlıyorum. Güney trenlerinde giderken gökyüzü alabildiğine genişliyor. Gün batımı ışıkları üzerinde bir pembelik bırakmış birkaç tembel bulut, hava karardıkça koyboluyor. Trenlerle seyahat ederken dümdüz uzananırken görebildiğiniz bu şehri, her istasyonu geride bırakırken daha da kararan havada izlemek benim bohçanın en güzel yamalarından biri. Bu kısacık seyahatler kurtarıcım. Kesemin kutsal yamaları. Kendi kendime kalmadığım her gün ayrı, bu seyahatler için ayrı şükrediyorum.

Bir Ekim günü, Hampstead, Kenwood House

dsc_0554Herşey zamanında güzel, doğru. Zamanında paylaşmadıklarım üzerimde kalacak diye korkumdan, hemen bugün çektiklerimi yayınlamak istedim. Çünkü öyle, sonbaharda sararan ağaçları, ilk baharda renk cümbüşüne dönen doğayı henüz mevsimindeyken paylaşmak gerek.

Bugün itibariyle Kenwood House’da gönüllülüğe başladık. Haftasonları yürüyüş yapmaya gelmek için can atar, fakat her seferinde fotoğraf çekmekten, görmemiş gibi etrafa bakıp durmaktan ve her değişik bitkinin yanında durup incelemekten doğru düzgün yürüyemezdim. Şimdi de böyle oraya sık gitmek üzere bir yol açıldı, bakalım. Kenwood House’un bahçesi böyle bir de içini görseniz orada ayrı bir masal başlıyor. Hayır hayır, ihtişamından görkeminden değil, ( ki pek çok yerde olduğu gibi abartılı değil İngiliz tarzı, hiç bağırmaz, sessiz bir zarafetle etkiler) içindeki resim koleksiyonu çok kıymetli. Rembrant’ın, Gainsborough’un, Johannes Vermeer’in orjinal tabloları var bu koleksiyonda. Bir kere bu beni çok heyecanlandırıyor, resim merakımdan. Sonracıma her ne kadar inşa edildiğinden beri 400 yılda sürekli değişse de evin eskiliği ve eşyaların otantikliği çok hoş, az önce bahsettiğim sessiz ama zarif stil.  Bugün öğrendiğim bir başka sebepse, evin ilk sahibi Lord Mansfield’in köleliğin kaldırılmasına dair ilk adımları atanlardan olması, köle çalıştıranların haklarını kısıtlayan kanunları yürürlüğe koyması, şimdi basit gibi dursa da o zamanlar için çok zor iş. Yeğenlerinden birinin çocuğu olarak yanında yaşamaya başlayan Dido Belle de bir siyahi, Dido Belle isminde filmi de var, merak edenler izleyebilir.

Uzatasım yok. Güzel bir eğitimden, bol sisli ve nefis manzaralı bir günden kalanlar.

Bir de şarkı bırakmak isterim fotoğraflara bakarken eşlik etsin diye. Eskiden çok sevdiğim, uzunca bir süre dinlemediğim, şimdilerde yeniden deli divane gibi dinlediğim, Flamenko günlerimden, sevdiğim adamın gitarıyla anlattırdığı hikayelerden… Mavi Şehir, Mavi siyah Flamenko Topluluğundan:

dsc_0571dsc_0560dsc_0595 dsc_0614 dsc_0600 dsc_0578 dsc_0579 dsc_0689 dsc_0621 dsc_0630 dsc_0620 dsc_0612 dsc_0602 dsc_0659 dsc_0634 dsc_0646 dsc_0561 dsc_0627 dsc_0666 dsc_0658 dsc_0633 dsc_0629 dsc_0637-1